Bizler, Atatürk İlke ve İnkılapları
çizgisinde ve Cumhuriyet’in temel ilkeleri doğrultusunda siyasi yaşamını
şekillendirmeye çalışan bir grup üniversite öğrencisiyiz. Türkiye’nin siyasi
geleceği hakkında aynı kanaati taşıyıp CHP’de birleşmemiz ve kanaatlerimizi
ülke insanlarımıza yansıtma hedefinde olmamız bizleri inceayarsiyaset.blogspot.com ismi altında
birleşmeye ve ülkemizin birlik ve beraberliğini temel almak suretiyle CHP’ye
hizmet etmeye sürükledi.
2013 Temmuz ayında kendi
imkanlarımız dahilinde bloğumuzu kurduk ve derslerimizin ağırlığına rağmen
vaktimizi düzenleyerek kendi aramızda görev paylaşımı yaptık.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen
iktidarın gerçek yüzünü halkımıza tanıtma, Cumhuriyet Halk Partisi’nin dünü, bu
günü ve yarınını reel olarak insanlarımıza aşina kılma yönündeki hedefimize
devam ettik, üstelik ödün vermeksizin!
Siyasetin gerektirdiği ahlaki
anlayışı çalışmalarımızın desturu yaparak her türlü ağır eleştiri ve hatta
bazen itham ve çirkin sözlere göğüs gerdik. Defalarca bloğumuz kapatılmakla
tehdit edildi ve bizlere de vatan haini yaftası vuruldu ve defalarca youtube,
twitter ve facebook hesaplarımız kapatıldı.
Bunca sıkıntılara rağmen bir yılı
aşkın idare ettiğimiz bu blogun giderleri bizlerin gücü ötesine taştı ve
bizleri satışa çıkarmaya mecbur etti.
inceayarsiyaset.blogspot.com’un
Özel Bilgileri
Yönetici: Kemal Yıldırım
Takipçisi: 1453
Görüntüleme: 555799
Yüklediği fotoğraf: 5376
Yönetici: Hakan Çetin
Takipçisi: 85
Görüntüleme: 155262
Yüklediği fotoğraf: 2600
YouTube’deki abone sayısı: 193
AK-Medya Erdoğan’ın madenler için 7 maddelik bir eylem planı açıklamaya hazırlandığını yazdı. (Yeni Şafak, 19 Mayıs 2014)
Tüm madenlerde olağanüstü hal diye sunulan maddeler şunlar:
1) İş mevzuatı yenilenecek.
2) ILO sözleşmesi imzalanacak.
3) Madenler ILO’ya uyana kadar çalışmaları askıya alınacak.
4) Teftişler teftiş edilecek.
5) Şeffaf soruşturma yapılacak.
6) Ailelere yüksek tazminat ödenecek.
7) Soma’da ölenler “sivil şehit” sayılacak.
Madenler kararname ile Erdoğan’a bağlı
Bakın bunlar “madenler için 7 maddelik eylem planı” değil, aslında suç itirafıdır!
Şundan: Madenlerde zaten olağanüstü hal
uygulaması vardır. Çünkü tüm madenler bir kararname ile zaten Erdoğan’a
bağlanmıştı; ruhsatları Erdoğan veriyordu...
Kısacası madenler doğrudan Erdoğan’ın sorumluluğunda ve onun belirlediği kişi ve yöntemlerle çalışıyordu!
1) İş mevzuatı da, pek çok diğer mevzuat
da pratikte Çalışma Bakanlığı’nın, Enerji Bakanlığı’nın ya da Çevre
Bakanlığı’nın değil Erdoğan’ın sorumluluğundaydı.
Zira Erdoğan Taksim’deki Gezi Parkı’na ne
yapılacağından, hangi madenin kime verileceğine, firkateyni hangi
tersanenin yapacağına kadar hemen her şeyin tek belirleyeniydi!
Yani sonuçta mevcut iş mevzuatının sorunlu halinin sorumlusu 12 yıldır başbakan olan Erdoğan’dır.
ILO sözleşmesini Erdoğan imzalamadı!
2) Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO)
“Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi”ni 12 yıldır imzalamayan zaten
Erdoğan’ın kendisidir!
Hem hükümetlere hem de maden
işletmelerine büyük sorumluluklar getiren bu sözleşme, kârları olumsuz
etkileyeceği için hep görmemezlikten gelindi.
O sözleşme imzalansaydı en azından “yaşam odası” olacak ve 302 yurttaşımız ölmeyecekti!
3) ILO sözleşmesine uymayan madenlerde faaliyetin asıya alınması zaten eşyanın tabiatı gereğidir.
4) Teftişlerin de teftiş edilmesi zaten
hükümetlerin sorumluluğundadır. Ancak 12 yıllık AKP iktidarında ne adam
gibi teftiş yapılabilmektedir, ne de teftişler teftiş edilebilmektedir!
Teftiş konusu 12 yıldır, AKP’nin Cumhuriyet kurumlarını ele geçirip dönüştürmesine uygun şekilde ele alınmıştır!
Örneğin aslında en büyük teftiş Sayıştay raporlarıdır ve o raporlar TBMM’de okunmamıştır!
1 nolu sorumlu: Erdoğan
5) Şeffaf soruşturma yapılabilmesi halkın sorumluların yakasına yapışabilmesine bağlıdır.
Erdoğan’ın asıl sorumlu görülmediği bir dava, zaten dava değildir!
6-7) Kuşkusuz 301 yurttaşımız şehittir;
çünkü kendilerini düşman gibi gören bir rejim tarafından öldürülmüştür! O
rejim mafyokrasidir, vahşi kapitalizmdir; vatan topraklarının ve
cumhuriyet kurumlarının özelleştirme yoluyla uluslararası sermayeye
peşkeş çekilmesidir!
Ama şu gerçeği de bilelim: Soma’da
ölenlerin “sivil şehit” sayılması, sorumluluğu olanların sorumluluktan
kaçış hamlesidir. Kâr rejiminin kuralsızlığında çalıştırılan işçilerin
toplu cinayetini perdeleme maskesidir!
Dünya Psikologlar Günü’ne denk gelen
Danıştay’ın 146. kuruluş yıl dönümü töreni, bol malzemeye sahipti.
Erdoğan’ın kendisini kaybederek kürsüde konuşan Türkiye Barolar Birliği
(TBB) Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’na “edepsiz” dediği anlar,
eminiz tıp biliminin ilgisini çekmiştir.
AKP’nin tarihine “edepsiz vaka” olarak geçecek bu olay, bize göre şu 9 sonucu doğurmuştur:
1) Başbakan açısından
Dinledikten sonra bir de okudum. TBB
Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun konuşmasında tek bir hakaret ya da
edep dışı söz yoktu.
Fakat Feyzioğlu’na önce laf atan, sonra
ayağa kalkıp had bildirmeye çalışan, olmayınca da etrafını toplayıp
salonu terk eden Erdoğan’ın davranışları baştan aşağı saygısızcaydı.
Erdoğan bu davranışıyla, kendisine yöneltilen eleştirileri haklı çıkarmış oldu.
2) Gazetecilik açısından
Metin Feyzioğlu’nun konuşmasında tek bir
hakaret ya da edep dışı söz olmadığı için ertesi gün gazete köşelerinde
kırk takla atmak zorunda kalan AK Medya kalemşorlarının, en sonunda
konuyu “söz değil ama davranış edepsizlikti” lafına bağlamaları,
mesleğimiz adına vahimdi.
Feyzioğlu’nun konuşmasında hakaret
bulamayan meslektaşlarımız, Erdoğan’ın salonu terk ettikten sonra AKP
kampında yaptığı ve 18 kanaldan canlı verilen konuşmasında bolca malzeme
bulabilirdi. Örneğin Erdoğan’ın Feyzioğlu için “Anayasa profesörüymüş.
Senden bir şey olmaz” demesi gibi.
3) Cumhurbaşkanı açısından
Devletin 1 numarasının Abdullah Gül
olmadığı, olamayacağı bir kez daha anlaşıldı. Yeri 3 numara olan
Erdoğan’ı “sakinleştiremeyen” hatta 3 numara kalkıp çıkınca peşi sıra
arkasında yürüyen bir cumhurbaşkanı, siyasi ömrünü tamamlamıştır.
Fakat daha önemlisi devletin en
tepesindekilerin düştükleri durumdur. Danıştay töreninde ortaya çıkan
tablo, Erdoğan Hükümeti’nin aslında yönetememesinin bir sonucudur.
Haziran Halk Hareketi ile birlikte iktidarı sarsılan Erdoğan, yönetme krizini 30 Mart sonuçlarına rağmen aşamamıştır!
4) Genelkurmay Başkanı açısından
Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in
“Erdoğan’dan çok Erdoğancı” diye tanımlanabilecek tavrı, tutuklu
yakınlarında hayal kırıklığı yarattı.
Silah arkadaşlarının bir kumpasla hapiste
olmasını TSK’ye karşı bir “edepsizlik” olarak görmeyen ama
Feyzioğlu’nun konuşmasını Erdoğan’a karşı edepsizlik sayarak arkasından
onu takip eden Özel, gittikçe yalnızlaşmaktadır!
5) CHP açısından
Ana muhalefet partisi CHP de Feyzioğlu’na
yönelik saldırıda sınıfta kaldı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk
Loğoğlu Baro Başkanı’nın sözlerini eleştirdi.
Daha da kötüsü, Loğoğlu, tıpkı AKP gibi
Feyzioğlu’nun saygısızlık ettiğini savunarak CHP’ye yapılan “yandaş
muhalefet” eleştirilerine haklılık kazandırdı.
Kim bilir, belki de CHP, Feyzioğlu’nu cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda rakip gördüğündendir...
6) Danıştay Başkanı açısından
Danıştay Başkanlığı’nın olaydan sonra bir
açıklama yayınlayarak Feyzioğlu’nu “konukları rahatsız etmekle”
suçlaması, Danıştay Başkanı’nın düğmesiz olan cübbesini Erdoğan’ın
karşısında elleriyle iliklemeye çalışmasıyla uyumlu olmuştur!
7) Siyaset Bilimi açısından
Kuşkusuz Erdoğan siyasetin sadece siyasi
partilerin işi olmadığını çok iyi bilmektedir. Ancak buna rağmen gün
geçtikçe, siyaseti “yasaklamaya” soyunmaktadır. Son olarak Metin
Feyzioğlu’na da “sen siyasi konuşamazsın” diyen Erdoğan, anlaşılmaktadır
ki, siyaseti sadece kendine hak görmektedir: Erdoğan’ı öven konuşmalar
serbesttir ama eleştiren konuşmalar siyasisidir ve yasaktır!
Erdoğan’ın sık sık tekrarladığı “cübbeni
çıkar öyle siyasi konuş” lafı, içerikten yoksundur. “Ben bu davanın
savcısıyım” diyerek doğrudan yargıya müdahale eden Erdoğan, Feyzioğlu’na
siyaseti yasaklamaya kalkabilecek en son insandır!
Kaldı ki, “yasama, yürütme, yargı”
sacayağına dayanan rejimlerde yargının en önemli görevi, zaten siyaseti
denetlemektir. Yargı, en başta siyasetin yasalara uygun iş yapıp
yapmadığını denetler.
8) Öcalan açısından
Erdoğan’ın Metin Feyzioğlu’nun
konuşmasına edepsizlik dediği saatlerde, Öcalan da Erdoğan’ın “tek
bayrak, tek devlet, tek millet” sözlerine “zırvalık” diyordu.
Öcalan’ın bu sözü Demokratik İslam
Kongresi’ne gönderdiği 6 sayfalık konuşmasındaydı ve konuşma metni
Adalet Bakanlığı tarafından HDP’ye teslim edildiği için hükümetin
bilgisindeydi.
Anlaşılan Baro Başkanı’na “posta koyan” Erdoğan, Öcalan’a karşı çaresizdi!
Artık konu Egemen Bağış’ın sahasındadır.
Zira Beyaz Saray Erdoğan’ı hedef alan beyzbol sopasını gösterdiğinde,
“bunda bir şey yok, Amerikalılar için beyzbol sopası tespih gibidir”
açıklamasıyla akılları felç edebilmiştir. Zırvalık kelimesine de mutlaka
AKP çevrelerini ferahlatan bir açıklama bulacaktır.
9) Rejim açısından
Bakanlara saat takan, İçişleri Bakanı’nı
kendisi kalkan yapan Reza Zarrab’ın “hayırsever işadamı”, Öcalan’ın
“barış elçisi” ilan edildiği bir rejimde, Metin Feyzioğlu’na “edepsiz”
denmesi normaldir!
Bu rejim, zaten bu yüzden yıkılmaktadır! Yıkılma işareti belirdikçe daha da öfkelenmekte, daha da saldırganlaşmaktadırlar!
Hep nasıl bilinir?
Bir savcı ortaya çıkar. Cemaat’e yakın bir isimdir.
MİT yöneticilerini ifadeye çağırır (7.2.2012).
Müsteşar Hakan Fidan ve arkadaşlarını.
İddia: “Terör örgütüne yardım ve yataklık.”
Görüntü: AKP ile Cemaat ittifakı parçalanmıştır.
Erdoğan’ın teşhisi yerindedir: “Asıl hedef benim.”
Olay önemlidir.
Ama “başlangıç” değildir.
***
Bazıları biraz daha geri götürür.
Oslo görüşmelerinin sızdırılmasına (13.9.2011).
MİT-PKK buluşmasının ses kaydı yayınlanır.
Şüpheli çoktur.
Cemaat de konuşulur.
Bazı istihbarat örgütleri de.
Fakat o günlerde, faili meçhul kalır.
Sonuç: Oslo da ilk raund değildir.
Öncesi vardır.
***
Burada biraz duralım.
“Olay”ı değil, “sebep”i konuşalım.
Çünkü: Asıl açıklayıcı o.
***
Önce genel tablo.
AKP üç ayaklı bir koalisyondu.
Bir: Milli Görüş.
İki: Cemaat.
Üç: Turgut Özal’ın liberalleri
Parti bu temelde kuruldu.
İktidara böyle geldi.
2002 ve 2007 seçimlerini böyle kazandı.
***
Üçlü ittifak, Türkiye tarihinde bir ilkti.
Nurculuk: Hep orta-sağ partileri destekledi.
Erbakan MSP’siyle kısmi ittifakları hariç (1973-77).
Liberaller: Yaygın olarak 12 Eylül’ün ürünüydüler.
Özal’ın etrafında teşekkül ettiler.
Çiller durağından sonra AKP’ye iltihak ettiler.
***
İşbölümü sorunsuzdu.
Milli Görüş: Hükümet ve Meclis.
Cemaat: Polis ve yargı.
Liberaller: Medya ve fikir âlemi.
Cumhuriyeti tasfiye programını birlikte yürüttüler.
Ekonomide, bürokraside, siyasette, ideolojide.
Özellikle de Ergenekon ve Balyoz davalarını.
***
Üçlü uyum 2008’e kadar sürdü.
Özellikle Milli Görüş ve Cemaat arasında.
Ortaklar, birbirlerine karşı özenliydi.
Temel uygulamaları birlikte yapıyorlardı.
***
Bir olay, “büyük uyum”u bozdu.
Tarih: 2008’in sonları.
Cemaat, önemli bir “sır” keşfeder:
MİT, PKK ile masaya oturmuştur.
Cemaat endişelenir.
Sorun, PKK değildir.
Müzakere başlatılması da.
Sorun: Kendilerinden gizlenmesidir.
***
Cemaat, hemen bir değerlendirme yapar.
Bir: AKP, önemli bir konuda hamle başlatmıştır.
İki: Fakat, Cemaat’i devre dışı bırakmıştır.
Üç: AKP yola Cemaat’siz devam etmeye hazırlanmaktadır.
Sonuç: AKP, ilk fırsatta Cemaat’i dışlayacak.
Devletten tasfiye etmek isteyecektir.
***
Hızla karar verirler.
Hedef: AKP’nin “oyun”unu başladığı yerde bozmaktır.
Plan basittir: KCK tutuklamaları.
Yaygın bir tutuklama kampanyası başlatılır.
Oslo’da ilk görüşmenin tarihi Eylül 2008.
Tutuklamalar hemen bu tarihten itibarendir.
Murat Karayılan, gazeteci Avni Özgürel’e açıklar:
“KCK operasyonları Oslo görüşmeleriyle birlikte başladı.” (18.6.2012)
***
Burada bir soru elzemdir.
Cemaat, “açılım”a niye karşı çıktı?
“Türk milliyetçisi” olduğu için mi?
Ya da Türkiye bölünmesin diye mi?
Cemaat’e göre “evet”.
PKK çevreleri de benzer algı içinde.
***
Bugün daha da netleşti.
Ergenekon ve Balyoz operasyonları ortada.
TSK, İP ve yurtsever aydınlar hedeflendi.
İtibarsızlaştırmak, etkisizleştirmek istediler.
Program belliydi.
Bir: Rejimi değiştirmek.
İki: Kürt açılımını hedefine ulaştırmak.
Batı güdümünde devletleştirmek.
Cemaat neredeydi?
Uygulamanın başrolündeydi.
Sonuç: Cemaat’in itirazı programa değil.
Kendisinin dışlanmasınaydı.
***
Not: Birkaç günlüğüne seyahatte olacağım.
Dönüşte buluşmak üzere.
Rafet Ballı
http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/perde-arkasi-akp-cemaat-kavgasi-nicin-basladi-makale,2463.html
Almanya’nın en çok satan gazetesi Bild, haberi şu başlıkla verdi: “Onlarca CIA ve FBI ajanı Kiev’e yardımcı” oluyor! (Bild, 4 Mayıs 2014)
Kuşkusuz Aydınlıkokurlarını şaşırtan bir başlık değil. Ama haber Avrupa için büyük önem taşıyor. Zira Ukrayna’nın Sağ Sektör isimli Neo-Nazi örgütünün Odesa’da bir sendika binasını yaktığı ve 46 kişiyi öldürdüğü şartlarda, ABD’nin “müttefiki” Almanya’nın en çok satan gazetesinin bu başlıkla bir haber yayınlaması, Berlin’den Washington’a mesaj anlamına geliyor.
Ne demek istediğimizi anlatmak için gelin önce geçen haftaya dönelim:
Kerry: AB, Rus gazı tüketimini azaltmalı
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Avrupa’dan Rus gazı tüketimini azaltmasını istedi! (Rusya’nın Sesi, 30 Nisan 2014)
Kerry, ABD olarak Avrupa pazarlarına ulaşım için enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesine yardımcı olacaklarını ve enerji güvenliğini sağlayacaklarını belirtti. ABD Dışişleri Bakanı, ileriki dönemlerde, AB’ye Rusya’dan aldığı gazın eşdeğerini sevk edebileceklerini söyledi.
Peki nasıl? Üç seçenek konuşuluyor:
1)ABD, AB’ye doğal gazı sıvılaştırılmış olarak yani LNG şeklinde gemilerle gönderecek. Gazın Avrupa’da yeniden dönüşümünü sağlamak için 2017 yılında tamamlanacak bir terminal projesinin başladığı belirtiliyor.
Ancak bu yöntem hem ihtiyacı karşılamaktan uzak olacağı, hem de maliyetleri artıracağı için gerçek bir çözüm anlamına gelmiyor.
2)İsrail ve Güney Kıbrıs’ın ulaştığı büyük rezervin Türkiye üzerinden Avrupa’ya transfer edilmesi. Washington bu seçeneğin önündeki engelin, Erdoğan’ın “ikna edilmesiyle” kalktığını düşünüyor.
3)Kuzey Afrika üzerinden Avrupa’nın enerji ihtiyacının karşılanması.
Ukrayna sorunu AB’yi böldü
İngiltere ya da Fransa, ABD’nin AB’ye bu seçenekleri dayatmasından pek rahatsız değil. Ancak Almanya farklı düşünüyor.
Hatta Berlin, ABD’nin AB politikasından duyduğu rahatsızlığı gün geçtikçe daha da açık bir şekilde ifade ediyor. Zira Almanya, İngiltere ya da Fransa’dan farklı olarak Rusya’yla büyük ticaret hacmine sahip... Hatta Berlin, Moskova ve Pekin’le iyi ilişkiler kurarak, 2008’den bu yana krizden en az etkilenen Batı ülkesi olmayı bile başarmıştır.
O nedenle son dönemde hem doğrudan Berlin üzerinden ama hem de AB’nin çeşitli düzeydeki temsilcilikleri üzerinden, Ukrayna konusunda Rusya ile düşman olunmaması gerektiği fikirleri işlenmektedir.
Son olarak AB’nin Rusya Temsilcisi Vygaudas Usackas “AB’nin Rusya’yla ilişkilerini daha dikkatli ele alması gerektiğini” belirterek şöyle konuştu: “Rusya’nın nakit paraya, bizim de Rusya’nın doğalgazına ihtiyacımız var. İki taraf da birbirine muhtaç. Bu konuda iki taraf da son derece gerçekçi.” (Amerika’nın Sesi, 29 Nisan 2014)
Ukrayna hamlesi Çin-Rusya ilişkisini pekiştirdi
Ukrayna konusu, bu ve benzeri nedenlerle AB’de bir kırılma yaratmış durumda. ABD’nin AB’yi kullanarak Ukrayna’da bir hamle yaptığı ve Avrupa’yı Rusya’yla karşı karşıya getirdiği artık açıkça konuşuluyor.
Hatta bu tablo üzerinden yapılan değerlendirmelerde, bu başarısız hamlenin ABD’ye yeniden AB kontrolü sağlayacağı görüşleri de dile getiriliyor.
Ancak öyle bile olsa, bu tablonun son tahlilde Zbigniew Brzezinski’nin çizdiği ana stratejiyi reddettiği söylenebilir. Çünkü o ana stratejiye göre ABD, Çin’i ancak Rusya’yla birlikte daha geniş bir Batı inşa ederek durdurabilirdi!
Oysa ABD’nin Ukrayna hamlesi onu hem Suriye’den sonra bir başka cephede daha Rusya’yla karşı karşıya getirdi, hem de Rusya’yı Çin’e daha çok yapıştırdı! Moskova ve Pekin Doğu Akdeniz’den sonra şimdi de bu ayın sonunda Doğu Çin Denizi’nde ortak askeri tatbikat yapmaya hazırlanıyorlar.
Üstelik iki başkent bu tatbikatı tam da ABD Başkanı Barrack Obama’nın Çin tehdidi karşısında Japonya’ya destek açıkladığı ve Filipinler’le anlaşma imzaladığı uzak doğu ziyareti sırasında ilan etti!
Mehmet Ali Güller
http://www.ulusalkanal.com.tr/dunya/abd-ab-iliskileri-acisindan-ukrayna-makale,2446.html
MGK'da, TSK'nın NATO'nun yeni konseptine göre yeniden yapılanması konusundaki ayrıntılar görüşüldü. Yeni yapılanmada TSK'ya verilen rol 'küresel güvenlik için bekçilik!'
Miili Güvenlik Kurulu'nun 30 Nisan'daki toplantısında, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde reform konusunun da gündeme geldiği basına yansıdı. Toplantı sonunda yayınlanan bildiride konuya "Bölgesel ve küresel güvenlik ortamındaki gelişmelere uygun olarak, ülkemizin ihtiyacı olan ve Sayın Cumhurbaşkanımızca başlatılan savunma reformu çalışmaları hakkında bilgi verilmiştir" diye yer verildi.
Basına yansıyan bilgilere göre, toplantıda Abdullah Gül'ün bir yıl önce oluşturduğu çalışma grubu sunum yaptı. Sunumda şu başlıklar öne çıkıyor:
"Yeni savunma konseptleri doğrultusunda, 'Türk Silahlı Kuvvetleri' nasıl daha etkin olur?"
"Kolordu yapılanması, savunma sanayii boyutu, TSK'nın sivil denetimi; bu kapsamda kararlarının ve uygulamalarının TBMM ve Sayıştay denetimine açılması".
NATO'nun yeni konseptine uyum
NATO'nun 1999 yılındaki stratejik kavram değişikliğiyle, alan dışı müdahale benimsendi. Buna göre, daha önce NATO ülkelerinin güvenliğini tehdit eden unsurlar İttifak'ın kapsadığı alanın dışında olsa da bertaraf edilmeliydi. 1999 yılındaki stratejik kavramda "Terörizm, etnik çatışmalar, insan hakları ihlalleri, siyasi istikrarsızlık, ekonomik kırılganlıklar ve nükleer, biyolojik, kimyasal silahlar gibi konular öncelikli tehditler olarak sayıldı. 19-20 Kasım 2010'da stratejik kavram yenilendi. Bu kavrama son şekli, 20 Mayıs 2012'de ABD'nin Şikago kentinde düzenlenen NATO Devlet ve hükümet başkanları zirvesinde verildi. NATO yeni stratejik kavramıyla etnik, dinsel, siyasal çatışmalara, ittifak üyesi ülkelere zarar vermemesi gerekçesiyle müdahale etmeyi benimsedi. Örneğin Libya operasyonu, bu tür bir gerekçeye dayanarak yapıldı. Öte yandan yeni dönemde, NATO'nun en önemli görevlerinden biri olarak kriz yönetimi gösterildi. NATO'nun "akıllı savunma (smart defense)" adıyla anılan yeni konseptinde NATO'nun her zaman harekete hazır acil müdahale birliklerinin artırılması ve bu çerçevede ABD'nin ağırlığının azaltılması hedefleniyor. Akıllı savunma konsepti, ABD'nin yeni Pentagon stratejisinin NATO'ya aktarılmış hali. Yeni konseptin özü, NATO üyesi ülkelerin ordularını, daha hızlı hareket edebilen müdahale güçleri biçiminde yeniden şekillendirmesi.
MGSB ve MASK'ta değişiklik
Aslında bu anlayışı hayata geçirecek düzenlemeleri AKP Hükümeti çok önceden başlatmıştı. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) ve buna bağlı olarak Milli Askeri Stratejik Kavram (MASK) değişiklikleriyle bu süreç başlatıldı. MGSB, düzenli olarak her beş yılda bir gözden geçiriliyor. AKP Hükümeti'nin işbaşında olduğu dönemde, 2005 ve 2010'da MGSB ve MASK'ta iki kez değişiklik yapıldı. 2010'daki değişikliklerde iç ve dış tehditler baştan aşağı yenilendi. İrtica ve bölücülük iç tehdit olmaktan çıkarıldı. Dış tehdit konusunda da o zamana kadar ki öncelikler olan, Yunanistan, Irak'ın kuzeyindeki Kukla Devlet, Ermenistan'ın toprak talepleri gibi başlıkların yerine, genel tarifler ve uluslararası güvenlik görevleri öne çıkarıldı.
Tertiplerle başlayan tasfiye
Mehmetçik anlayışı ve vatan savunması esasına göre, iç ve dış tehditlere karşı, milli Ordu niteliğinin tasfiyesi anlamına gelen bu değişiklikleri, TSK Personel Yasası'ndaki değişiklik ve TSK Disiplin Yönetmeliği'nde yapılan son değişiklik izledi. Bu yasa ve yönetmelik değişiklikleri, 2008'den itibaren Türk Ordusu'nun milli Ordu özelliğini ortadan kaldırmak amacıyla düzenlenen tertiplerle başlayan tasfiyeyi sistemli hale getirmek için uygun zemin oluşturmayı hedefliyor. Tertip davalarıyla, hakkında dava açılan, tutsak edilen emekli edilen 1000'e yakın subay TSK'dan tasfiye edildi.
Erken terfi imkanı
11 Şubat'ta TBMM'den geçen personel kanununda yapılan değişiklikle, görevi dolayısıyla işlenen suçlardan dolayı soruşturma açılmasına, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları hakkında Başbakan; Jandarma Genel Komutanı hakkında ise İçişleri Bakanı karar veriyor.
Yasayla, tuğ, tüm ve korgenerallere, mevcut sisteme göre, daha erken terfi imkanı sağlanıyor. Mevcut sistemde, tuğ, tüm ve korgenerallik rütbelerinde bekleme süresi 4'er yıl. Yasayla, generallerin durumunun ele alınmasının süresi, 3. yıla çekilebilecek. Böylece mevcut uygulamadan 3 yıl daha erken orgeneral olabilmenin önü açılıyor. Kuvvet komutanları ve Genelkurmay Başkanları için "birer yıl" olmak üzere yaş haddine kadar görev süreleri uzatılabilecek.
Liyakat ve hiyerarşi ilkesi
Bu durum, komuta kademesini, bütünüyle Başbakan ve Hükümet'e bağımlı hale getirmenin yanısıra, Türk Ordusu'nun terfi sistemini büyük ölçüde alt üst etmiş olacak. Kurtuluş Savaşı'nın sıcak günleri içinden geçerek Cumhuriyet Devrimi'nin ruhuyla oluşturulan liyakata dayalı terfi sisteminin ortadan kalkmasına yol açacak düzenleme, bir Ordu için temel olan emir, komuta, disiplin ve hiyerarşiyi de olumsuz etkileyecek.
Abdullah Gül: 1960'tan beri yapılmayanı yapıyoruz
Abdullah Gül, savunma reformuyla ilgili olarak gazetecilerin sorularını yanıtladı. Gül, şunları söyledi: "Bunu Milli Güvenlik Kurulu bildirisinde açıkladık. Aslında bu büyük bir ihtiyaçtı. Soğuk savaş döneminden, Sovyetler çöktükten sonra bütün dünya ülkeleri savunma reformları yaptılar, ordularını yeniden yapılandırdılar, müttefiklerimiz başta olmak üzere. 1960'tan bu yana bunu yapmayan nadir ülkelerden birisiyiz. Önemli olan TSK'nın etkinliği, verimliliği, caydırıcılığını her bakımdan üstün tutmak gerekir. TSK'ya Türk milleti olarak göz bebeğimiz gibi bakarız. Onun güç caydırıcılığıyla övünürüz. Bu anlamda 1 yıldır devam eden çalışmalar var".
Gül'ün savunma reformu nitelemesi için "1960 yılından bu yana yapılmayan" nitelemesi dikkat çekti. 1960 yılı, Türk Silahlı Kuvvetleri için önemli bir tarih. Çünkü, TSK'nın bugünkü hiyerarşi ve terfi sisteminin temeli o 27 Mayıs 1960'tan sonra, Menderes dönemi uygulamalarından dersler çıkararak atılmıştı. Menderes Hükümetleri döneminde, general sayısındaki artışla Ordu piramidi bozulmuştu. 27 Mayıs'tan sonra 2 Ağustos 1960 günlü, 42 sayılı yasa Millî Birlik Komitesi tarafından yayınlandı. Bu yasanın gerekçesinde, Ordu subaylarının gençleştirilmesi, rütbe enflasyonunun önlenmesi, kadro fazlalığının giderilmesi ve Ordu'da piramidin yeniden kurulması yer almıştı.
Fikret Akfırat
http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/39673-tskya-natoda-piyon-rolu.html
Bugün büyük bir çarpışmaya sahne olan cumhurbaşkanlığı seçiminin kodlarını inceleyeceğiz. Ama o kodları çözebilmek için önce Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçim stratejisini anlamamız gerekiyor.
Erdoğan’ın seçim stratejisi
30 Mart seçimleri sürecinde de gördüğümüz gibi Erdoğan’ın izlediği seçim stratejisi, düşmanı yalnızlaştırmak, yararlanacağı ara kuvvetler inşa etmek ve kendi cephesini olabildiğince geniş tutmaktan geçiyor.
Erdoğan bu ara stratejisini gerçekleştirebilmek için uygun taktikler geliştiriyor: Düşman algısı oluşturma, düşmanı dış mihraka eklemleme, böylece milli kesimlerin bir bölümünü de kazanma, devlet aygıtının avantajlarını kullanma vs.
Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçimi için de aynı strateji ve taktiklere sarılmış görünüyor. Daha şimdiden şunu işlemeye başladı: Kendisine rakip olacak aday Türkiye’nin değil, Türkiye’yi hedef alan dış mihrakların adayıdır. Dolayısıyla o kişi bir rakip değil, aslında Türkiye’nin bir düşmanıdır. Bu düşmanı destekleyecek kurumlar, suç işlemiş olacaklardır.
Erdoğan’ın önündeki engeller
Artık cumhurbaşkanlığı çarpışmasının bu stratejiye bağlı olan kodlarını incelemeye başlayabiliriz.
Erdoğan, cumhurbaşkanlığı için önünde engel olarak şu dört kurumu görmektedir: Çankaya Köşkü, Genelkurmay Başkanlığı, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı ve Cumhuriyet Halk Partisi. Erdoğan, önündeki üç ayı bu kurumları engel olmaktan çıkarmak üzere kullanacaktır.
Peki nasıl? Şöyle: Erdoğan anımsayacağınız gibi önce dış mihrak olan F tipi yapının sadece kendisini değil, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü de dinlediğini açıkladı. Ardından çarpışmanın yeni bir evresinde, sadece kendisinin ve Gül’ün değil, Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in de dinlendiğini belirtti. Ve son olarak Haşim Kılıç kendisini eleştirdiğinde, Anayasa Mahkemesi’nin de dinlendiğini açıkladı.
Çankaya, TSK ve AYM’ye şantaj
Bu dinlemeler, ilgili adreslerde şöyle yorumlandı:
1) Erdoğan, millete şu mesajı vermiş oluyordu: “Bana karşı çıkanlar, F tipi yapı tarafından dinlenen ve şantaj edilenlerdir. F tipi bunlara şantaj yapmasa, böyle konuşamazlar.”
2) Erdoğan, açıkça kasetlerle Çankaya, Genelkurmay ve Anayasa Mahkemesi’ne şantaj yapıyordu; “yoluma çıkmayın, elimde kasetleriniz var” demiş oluyordu.
Bu durumda önümüze şu sorular çıkıyordu: Erdoğan bu kasetlerin olduğunu nereden biliyor? F tipi yapı dışında dinleme yapan bir merkez mi var? 30 Mart öncesinde Gülen’in konuşmalarını dinleyen ve servis eden o merkez kimin? Yoksa Erdoğan, F tipi yapının kaset arşivini ya da en azından bir bölümünü ele mi geçirdi?
Kuşkusuz Baykal kasetinin internete servis edilmeden önce Erdoğan tarafından izlendiği bilgisi, bu soruların bir bölümüne yanıt vermektedir!
Kılıçdaroğlu’na gözdağı
Gelelim bu üç kurum dışında, CHP’nin durumuna...
Bakın bu noktada aydınlatılması gereken iki önemli nokta var:
1) Kemal Kılıçdaroğlu, AKP üyesi bir genç tarafından TBMM’de yumruklandı.
2) Bilal Erdoğan’ın şikâyeti üzerine bir savcı, dokunulmazlığı olan Kılıçdaroğlu’nu ifadeye çağırdı.
Açık ki ortada bir gözdağı var. 1. maddenin üzerine sonuç alacak şekilde gidemeyen CHP, şimdi de 2. madde üzerinden etkisizleştirilmeye çalışılıyor.
Çözüm sistem dışı çarpışmada
Artık şu özeti yapabiliriz: Cumhurbaşkanlığı çarpışmasının kodları; Gül, Özel ve Kılıç’a “kasetin var” şantajı, Kılıçdaroğlu’na savcılık gözdağıdır!
Devamı da gelecektir.
Kuşkusuz bu, sistem içi bir çarpışmadır ve Erdoğan cumhurbaşkanlığını çantada keklik göremediği için bu kodlarla çarpışmaktadır.
Asıl çarpışma ise sistem ile halk arasında olacaktır. Halkın öncü örgütleri sistemin CHP ve MHP’sini zorlayarak bir ortak aday çıkarabilirse ve güçlü bir halk hareketiyle bu aday desteklenirse, Türkiye’nin önündeki süreç başka türlü gelişecektir.
Mehmet Ali Güller
http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/cumhurbaskanligi-carpismasinin-kodlari-makale,2430.html
Denizci Albay Dr. Jeffery Kuhlman adını hiç duydunuz mu?
Amerikalılar bu adı iyi bilir!
Beyaz Saray doktorlarının genelde asker kökenli olduğunu biliyor muydunuz?
Denizci Albay Dr. Kuhlman ABD Başkanı Obama’nın check-up’ını yapan heyetin başındaki isim.
Başkanın sağlık raporlarının gizlisi-saklısı yok; tv’lerden, gazetelerden ve Beyaz Saray’ın resmi internet sitesinden yayınlanıyor.
Tepeden tırnağa muayene edilen Başkan Obama’nın sağlık durumunu Amerikalılar biliyor!
Raporda; sigara içip içmediğinden kilosuna; kan ve şeker seviyelerinden kalp ritmine kadar onlarca bilgi var.
Örneğin, son yapılan check-up raporuna göre, Obama’nın kötü huylu kolestrol oranı düşük çıktı.
Meraklı iseniz; Beyaz Saray’ın internet sitesine giriniz ve raporu okuyunuz…
Bir örnek daha verip asıl konumuza geleyim…
Adı, Stanley A. Renshon.
Psikanalist bir profesör.
Uzmanlık alanı politik psikoloji. Yaklaşık 90 makalesi ve 15 kitabı var. Clinton, Bush ve Obama’nın psikolojisine ilişkin kitaplar yazdı. ABD başkan adaylarının ruh sağlığını ele alan bir kitabı var: The Psychological Assessment of Presidential Candidates.
Yazdıklarından birini paylaşayım; 7 Kasım 1972 seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti adayı R. Nixon karşısına Demokrat Parti’den G. McGovern çıktı.
McGovern yanına başkan yardımcı olarak Thomas F. Eagleton’u aldı. Fakat Eagleton’un başkan yardımcılığı adaylığı kısa sürdü. Çünkü geçmişte depresyon geçirmişti. McGovern, “hastalık ileride nüksedebilir” diye yardımcısından adaylığını geri almasını istedi. Eagleton çekildi.
Peki…
Çankaya Köşkü seçimlerini konuşuyoruz ama bizler,
Erdoğan’ın sağlığına ilişkin ne biliyoruz?..
Aniden bayılıyor
Tespit 1) Yıl: 1976.
Hacı Hasdemir, Erdoğan’ın futbol macerasını anlattığı “Aman Babam Görmesin” adlı kitabında, Erdoğan’ın ilaçlarını almadığı için Belgrad Ormanı’nda antrenman yaparken aniden bayıldığını yazıyor. Sebebi, oruç tutmasıydı!
Tespit 2) Tarih: 17 Ekim 2006.
TBMM’ye giderken makam aracında ani rahatsızlık geçiren Erdoğan, Özel Güven Hastanesi’ne götürüldü. O telaş içinde zırhlı otomobil kilitlendi. Aracın camları ve kapıları balyozla kırıldı. Erdoğan’a ilk müdahaleyi Nöroloji Uzmanı Dr. Fethiye Sümer Güllap yaptı.
Erdoğan’a o gün hastanede ne teşhis konduğu hâlâ polemik konusu. İddiaya göre, sara hastasıydı.
Resmi açıklamaya göre ise oruca bağlı olarak kan şekeri düşmüştü.
Hep bir dinsel açıklama var!
Tespit 3) Tarih: 12 Nisan 2007.
Washington Brookings Enstitüsü’ndeki panelde konuşan Zaman gazetesi Ankara Büro Şefi Kerim Balcı şöyle dedi:
“Kaynağım AKP içinden bir isim, ayrıca Erdoğan’ın özel doktorundan da aynı bilgiyi aldım. Sayın Erdoğan’ın beyninin sağ lobunda bir tümör var ve bu tümör hızla büyümemekle birlikte, epilepsi/sara sendromlarına neden oluyor.”
Tespit 4) Tarih: 20 Nisan 2008.
Aydınlık dergisi Erdoğan’ın beyninde astrositom adı verilen bir tümör olduğunu yazdı. Bu tümör, insanın duygu ve davranışlarını kontrol eden beynin prefrontal bölgesinde bulunuyordu. Tepkileri kontrol etme, duyguları anlama ve ifade etme, ayrıntılı düşünme, sorunları çözme, hatalardan ders çıkarma, planlama, sabırlı olma, dikkati sürdürme gibi özellikler beynin prefrontal bölgesi tarafından kontrol ediliyordu.
Tespit 5) Prof. Dr. Yalçın Küçük, Erdoğan’ın hastalığını ele alan “Epilepsi ile Orgazm” (2008) ve “Hasta Despot” (2010) adlı kitapları yazdı. Erdoğan dava açtı. Mahkeme ve Yargıtay reddetti.
Tespit 6) Tarih 23 Ağustos 2010.
Ordu AKP İl Başkanlığı’nca düzenlenen iftara katılmak üzere yola çıkan Erdoğan, Ünye ilçesi üzerindeyken rahatsızlanınca, uçağı acil iniş yaptı.
Tespit 7) Tarih: 26 Kasım 2011.
Pendik’teki Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Erdoğan gizlice ameliyat oldu.
Haber duyulunca Başbakanlık iki gün sonra resmi açıklama yaptı. Sindirim sisteminden başarılı bir ameliyat olmuştu.
Uzatmaya gerek var mı?..
Soru basit: Erdoğan’ın hastalığı nedir?
Çankaya Köşkü’ne aday kişinin sağlık durumunun kamuoyu tarafından bilinmesi
gerekmiyor mu?
Deli lider hastalığı
Prof. Dr. James F. Toole…
ABD’nin önde gelen Nöroloji ve Sara Araştırma Merkezi Direktörü. Amerikan Nöroloji Derneği eski Başkanı.
Anayasal sorun olarak gördüğü “Başkanlık Engelliliği” (Presidential Disability) kitabının yazarı.
Aynı konuda makaleleri var. Örneğin, American Scientist adlı bilim dergisindeki yazısının başlığı; “Deli Lider Hastalığı” (Mad Leader Disease).
Londra’da gerçekleşen Dünya Nöroloji Kongresi’nde benzer konuşmayı yapan Prof. Dr. Toole, dünyanın “Deli Lider Hastalığı” tehdidi altında olduğunu öne sürerek, meslektaşlarına bu konuda bir şeyler yapılması çağrısında bulundu.
Sara uzmanı Prof. Dr. Toole, dünya liderlerinin zihinsel dengelerinin genellikle yerinde olduğu varsayımının kabul gördüğünü ancak gerçeğin bambaşka olabileceği görüşünü savunuyor. Ve Amerikan başkanlarının yıllık sağlık taramasına, akli denge testinin eklenmesini istiyor!
Haklı…
Çünkü biliyoruz ki, bizim tarihimizde örnekleri var:
Sultan I. Mustafa 1617’de tahta çıktı; 1623’te “düşme’ye (sara’ya) bağlı delilik nedeniyle” tahttan indirildi. Ve 1639’da bir sara nöbeti sırasında öldü.
Osmanlı sara hastasını tahtan indiriyor!
Biz ise Çankaya Köşkü’ne aday oyması beklenen Erdoğan’ın sara hastası olup olmadığını hâlâ bilmiyoruz.
Erdoğan’ın hastalığı kamuoyundan neden gizleniyor?
Rahmetli İlhan Selçuk 22 Ekim 2006’da Cumhuriyet Gazetesinde yazmıştı:
Saralı Cumhurbaşkanı ister misiniz?
http://sozcu.com.tr/2014/yazarlar/soner-yalcin/erdoganin-hastaligi-498774/
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Demir, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağırdı.
Kılıçdaroğlu’ndan şikâyetçi olan kişinin Başbakan Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan olduğunu Türkiye Odatv'nin haberiyle öğrendi. (İlgili haberimiz için tıklayınız)
Şikâyet gerekçesinin de; 17 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra yaptığı açıklamalarla kendisine hâkaret ettiği iddiası olduğu belirtildi.
Odatv'nin gündeme bomba gibi düşen haberinin ardından ilk tepkiler CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin ve CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi'den geldi.
AKİF HAMZAÇEBİ: SAVCI SUÇ İŞLEMİŞTİR
CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun ifadeye çağırılmasıyla ilgili olarak, "Şikayetçinin kimliği ile Sayın Kılıçdaroğlu'nun daveti yan yana getirildiğinde bunun sehven yapılmadığını düşünüyorum. Anılan savcı suç işlemiştir. Böyle bir suç hiç kimsenin koruması altında olmamalıdır" dedi
CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi, çıkışta gazetecilerin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun ifadeye çağırılmasıyla ilgili sorusun yanıtladı. Hamzaçebi, "Sayın Genel Başkanımıza yönelik İstanbul'daki bir Cumhuriyet Savcısının 'sehven' şeklinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından bir açıklama ile kamuoyuna duyuruldu. Fakat dosyanın şikayetçisinin kimliği ortaya çıktığında bu işlemin sehven olmanın çok ötesinde bilinerek yapılan bir işlem olduğu kanaati bende oluşmuştur. Yasama dokunulmazlığı olan bir kişi hakkında Cumhuriyet Savcılarının doğrudan ifade vermeye davet etmesi mümkün değildir. Şikayetçinin kimliği ile Sayın Kılıçdaroğlu'nun daveti yan yana getirildiğinde bunun sehven yapılmadığını düşünüyorum. Anılan savcı suç işlemiştir. Böyle bir suç hiç kimsenin koruması altında olmamalıdır"dedi.
GÜRSEL TEKİN: AR DAMARI ÇATLAMIŞLIK TAM DA BUDUR
Ayrıca Hürriyet'e açıklamada bulunan CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, Kemal Kılıçdaroğlu'nun ifadeye çağırılmasının Bilal Erdoğan'ın şikayeti üzerine yapılmış olmasına sert tepki gösterdi. "Ar damarı çatlamışlık tam da budur" diyen Tekin CHP'nin bu meseleyi "namus meselesi" haline getireceğini söyledi. Tekin Hürriyet'e yaptığı açıklamada şikayetinin Başbakan Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan olduğunun ortaya çıkmasının kendisine bir Nasreddin Hoca fıkrasını hatırlattığını belirterek "Hırsızın hiç mi suçu yok" dedi.
Tekin şöyle konuştu:
"Hırsız var diyene hırsız tarafından yargı sopası gösteriliyor. Gözdağı veriliyor. Tarih bunları utanç düzeni olarak yazacaktır. Bu konu bana Nasreddin Hoca'nın fıkrasını hatırlattı. Hırsızın hiç mi suçu yok demişti hoca. Bu tam da bugüne uygun. Bu durumu bütün kamuoyunun vicdanına sunuyoruz"
http://www.odatv.com/n.php?n=ar-damari-catlamislik-tam-da-budur-3004141200
Bu saflaşma, arkasında modern sınıfların bulunduğu, örneğin emekçiler ve sermaye arasında yaşanan sınıf mücadelesine dayalı olmaktan çok, sosyo-kültürel bir bölünmeye işaret ediyor. Ülke ve toplum, yüz-yüz elli yıldır ertelenerek biriken, dolayısıyla tarihsel ilerlemenin önünü her dönemeçte tıkayan sorunları aşmaya çalışıyor.
SİYASAL İSLAMIN İDEOLOJİK ÇÖKÜŞÜ
Diğer taraftan dünyada ve bölgede siyasal İslamcılık büyük bir başarısızlık yaşıyor. İslamcıların bütün tarihsel, kültürel, sosyolojik ve politik tezleri teker teker çöktükçe; dinciliğin bir gelecek projesi oluşturma ve toplumu bir arada tutarak 21. yüzyıla taşıma yeteneğine sahip olmadığı anlaşıldıkça; AKP ve muhafazakâr entelijensiyanın modern bir ülkeyi yönetme becerisine ve birikimine sahip olmadığı ortaya çıktıkça bu gerilim daha da artıyor.
Bu yenilgi, bir zamanlar ılımlı İslam rejimi için dünyadaki en başarılı model diye sunulan AKP iktidarı için de geçerli. Hatta AKP ve Cemaat koalisyonunun başarısızlığı siyasal İslamcılığın dünyadaki en ağır yenilgisini oluşturuyor. AKP, kendisini iktidara taşıyan bütün iç ve dış dinamiklerde yaşanan hızlı değişimi görememenin ve bu değişime direnmenin sonuçlarını yaşıyor.
Büyük koalisyonun Pirus Zaferi
AKP-Cemaat koalisyonu, neredeyse 200 yıllık bir tarihsel oyluma sahip Osmanlı-Türk modernleşme ve aydınlanma sürecinde köklü bir kırılma yarattı. Doğunun en büyük tarihsel atılımı olan, Fransız Devrimi’nin İslam dünyasındaki en kapsamlı yorumu sayabileceğimiz 1908 Hürriyet ve 1923 Cumhuriyet devrimlerinin neredeyse bütün kazanımları tasfiye edildi. Siyasal İslamcılar, yüz yıllık bir tarihsel dönemi ve birikimi, parantez içine alıp kapatmaya kalktı.
Ortada tamamlanamamış bir hesaplaşma, kapatılamamış bir defter var.
Bu nedenle 11 yıllık AKP-Cemaat iktidarı (bugün söz konusu koalisyonun dağılmış olması tabloda köklü bir değişiklik yaratmıyor) her hangi bir hükümet değişikliği olmadığı gibi, bu hükümetin gidişi de de herhangi bir iktidar değişikliği şeklinde olmayacaktır.
Elde kalan hurma cumhuriyeti
Ancak, AKP-Cemaat iktidarı yıktığı cumhuriyetin yerine yenisini kuramadı. Kendi rejimini, düzenini ve toplumunu oluşturmak konusunda derin bir başarısızlığa uğradı. Bugün yaşanan toplumsal gerilimin, bölünmenin, siyasal ve kültürel krizin temelinde yatan en önemli nedenlerden biri de bu durumdur.
Ortaya çıkan derme çatma siyasal, kültürel ve toplumsal yapı, dinci-faşizan bir polis rejiminden; baskı ve devlet terörünün yanı sıra, sahtekârlıkla ile ayakta tutulmaya çalışılan bir hurma cumhuriyetinden başka şey değildir.
'YARATICI YIKICILIK' ZORUNLULUĞU
Net şekilde tespit etmek gerekiyor; artık ortada savunulacak bir cumhuriyet ve korunabilecek bir rejim yok. Tam tersine, bir süredir yazılarımda vurguladığım gibi, ihtiyacımız olan şey yaratıcı yıkıcılıktır. Bu melez rejimi, ülkeyi siyasal bir tımarhaneye çeviren bu hukuksal-siyasal mimariyi yıkmadan bu ülke yoluna devam edemez. Yıkılmazsa, içine doğru büzülerek küçülür ve boğulur. Yeni bir gelecek ve cumhuriyet kurmak için tamamlanamayan bu dinci-faşizan rejimi, derme çatma bu ılımlı İslam düzenini yıkmak gerekiyor.
Tarihin çağrısı budur. Bu çağrının gereğini yerine getiremeyenler, tarihin cezasına razı olmak zorunda kalırlar.
Çünkü AKP iktidarı siyasal ömrünü tamamlamış durumda. Ancak, iktidardaki ömrünü uzatabilmek, dolayısıyla karşı devrim sürecini tamamlayarak kalıcı olabilmek için bütün gücüyle iktidarını korumaya çalışıyor. İktidarı kaybettiği taktirde ağır bir hesap sorma dalgasının altında ezileceğini biliyor.
Tarihsel hesaplaşmanın son muharebesi
Kendisini iktidara taşıyan bütün iç ve dış dinamiklerin değiştiği koşullarda AKP’nin iktidarını sürdürmesi çok zor. Dinci, muhafazakâr ve bir bölüm merkez sağ seçmenin desteği dışında dayanacağı güç kalmayan AKP’nin iktidarını sürdürebilmesinin tek bir yolu bulunuyor; baskı ve polis terörü.
Dolayısıyla önümüzdeki günler siyasetin sokakta yapılacağı ve ülkenin kaderinin sokakta belirleneceği bir dönem olacak. Sokakların siyasal gerilim ve çatışma alanlarına dönüşeceği, yüzyıllık tarihsel hesaplaşmanın belki de son muharebesinin yaşanacağı günlerden geçilecek.
Ülkenin böyle bir kavşağa gelmesi kaçınılmazdı.
Çünkü bilinir, bir tarih dersidir; kendi devrimini yarım bırakanlar ancak kendi mezar kazıcılarını hazırlarlar. Cumhuriyet devriminin taşıyıcı güçleri ve Kemalistler bu kaderden kaçamazdı. Nitekim kaçamadılar. Yıktıkları eski dünyanın güçleriyle uzlaşmanın ve sol korkusu nedeniyle kendi devrimlerine ihanet etmenin bedelini ağır şekilde ödediler. Ödemeye de devam ediyorlar…
Cumhuriyeti daha ileriye taşıyarak aşmaya çalışanları, yani kendi solunu tasfiye edenler, ülkenin bütün dengelerini yitirerek gericiliğe teslim olmasına yol açtılar. İleriye gidemeyen cumhuriyet kaçınılmaz olarak geriye savruldu. Hikayenin dramatik özeti budur.
LİBERALLERİN SEFALETİ
Evet, yukarıda da vurguladığım gibi şimdi ülke hızla bir yol ayrımına doğru ilerliyor. Her yerde korku var. En çok da AKP iktidarına demokratik gerekçelerle destek veren liberaller korkuyor. Bunlardan biri de Tarhan Erdem... Bu eski CHP’li kamuoyu araştırmacısı-işadamı, ülkenin tehlikeli bir çatışma ortamına sürüklendiğini ve Tayyip Erdoğan’ın bir diktatörlük kurmaya çalıştığını belirtiyor. Dahası, hükümetin oyla değişme olasılığının büyük bir şans olacağını söylüyor.
Siyasal İslamcıların kullanarak buruşuk peçete gibi kenara bıraktığı liberallerden biri olan Tarhan Erdem’in korkusu bir özel bilgiye dayanıyor mu bilmiyorum, ama önümüzdeki dönemde ülkenin kaderinin sokakta çizileceği kesin. Çünkü siyasal İslamcı iktidar ancak toplumsal muhalefeti, ilerici ve aydınlanmacı güçleri baskı ve terörle ezmeye çalışarak yoluna devam edebilir.
AKP'NİN HALK KORKUSU
Tablo böyle olunca, önümüzdeki günlerde hükümetin ölçüsüz bir şiddet dalgası yaratarak muhalefet güçlerini ezmeye çalışacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Örneğin, 1 Mayıs’ta AKP Hükümeti göstericilere saldırmaya hazırlanıyor. Çünkü Erdoğan, büyük kalabalıkların Taksim’i bir kez daha işgal etmeleri halinde iktidar devrilene kadar alanı terk etmeyeceklerinden korkuyor. Mısır’da Muhammed Mursi’nin yaşadıkları yaşamaktan, aynı kaderi paylaşmaktan ödü patlıyor. Hapse gireceğini, halka karşı şiddet kullanmaktan, yolsuzluk yapmaktan, haksız yere zenginleşmekten, ihanet anlaşmalarına imza atmaktan yargılanabileceğini biliyor.
Eğer 1 Mayıs’ta ölümler olursa ülkenin fena halde karışacağından kimsenin kuşkusu olmasın. AKP iktidarı hiç beklenmedik anda, birden bire çökebilir.
Çünkü yaşamın diyalektiği bize iktidarın terörüne aynı şiddette bir karşı koyuşun da kaçınılmaz olacağını söylüyor. İşte AKP’nin ve liberallerin korkusu da buradan kaynaklanıyor.
Yaratıcı bir yıkıcılıktan korkuyorlar. Dolayısıyla siyasal, toplumsal, tarihsel, felsefi bir yenilenmeye yol açacak yaratıcı bir kuruculuktan da korkuyorlar.
Türkiye yüz yıllık hesaplaşmasını tamamlamak zorunda. Ülke ya yoluna devam edecek, ya da bir önceki çağın değerler dünyasına iade edilerek siyasal ve entelektüel bakımdan yok olacak.
Durum ciddi ve biz biliyoruz ki korkunun ecele faydası yok!
http://www.yurtgazetesi.com.tr/yazarlar/nihai-hesaplasmaya-dogru-makale,7817.html
Cemaat’in yayın organı Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç, CNN TÜRK'te Enver Aysever'in sunduğu "Aykırı Sorular" programına konuk oldu.
AKP’yi İslamcı bir parti olarak görülmemesi gerektiğini söyleyen Bulaç, “Bu İslamcılığı da haksızlık olur AK Parti’ye de haksızlık olur” değerlendirmesinde bulundu.
Enver Aysever'in "İslamcılar neden önkoşulsuz bir şekilde sadece CHP olgusu üzerinden teslim oluyor diğer partiye. CHP olmasın ZDP olsun. Müslüman İşçi Partisi olamaz mı” sorusu üzerine Ali Bulaç şunları söyledi:
"AK Parti’yi İslamcı bir parti olarak görmeyin. Bu İslamcılığı da haksızlık olur AK Parti’ye de haksızlık olur. Bu İslamcılar, İslamcılıktan vazgeçerek AK Parti’nin içerisinde yer aldı. İslamcılar şu anda marjinal"
http://www.odatv.com/n.php?n=akpye-islamci-demek-islamcilara-haksizlik-0704141200
Konu şu:

İstanbul’daki Sabiha Gökçen Havalimanı’na 2. pist inşa edilecek.
Pistin boyu 3.500 metre olacak, ayrıca 112 metre yüksekliğinde dev bir uçuş kontrol kulesi de dikilecek.
Böylece yeni piste, dünyanın en büyük uçağı sayılan Airbus-380’ler bile rahatlıkla inebilecek.
İhale bedeli 2 milyar doları bulacağı öne sürülen pistin yapım işini, mart ayında ön yeterlilik belgesi sunan 20 firma veya gruptan biri üstlenecek.
Bu amaçla çok yakında ihaleye çıkılacak.
* * * *
Hatırlayacaksınız, seçimler öncesinde açıklanan ses kayıtlarından biri de bu ihaleyle ilgiliydi.
Ön yeterlilik belgesi veren grup firmalardan biri olan Cengiz İnşaat’ın sahibi Mehmet Cengiz, o kayıtlarda birlikte hareket ettiği müteahhit arkadaşına “Sabiha Gökçen işini hallettim. Ama yüzde 10’la!..” diyordu.
Ardından da “Sırada 4’lük (4 milyar dolarlık) bir iş var. Bunlara da çalışın talimatı verildi” diye ekliyordu.
Mehmet Cengiz, Sabiha Gökçen Havalimanı’na inşa edilecek yeni pistin ihalesini alabilmek için kime yüzde 10 verdiğini de hakim kararıyla dinlenilen o telefon görüşmesinde ayrıntılı biçimde dile getiriyordu.
Anlattığına göre 14 Kasım 2013 günü eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’la İstanbul’daki Kıyı Emniyeti Sosyal Tesisleri’nde buluşmuşlar ve gece 23.00’e kadar pist ihalesini konuşmuşlardı.
Birçok projede ortaklık yaptığı işadamı Kolin İnşaat’ın sahibi Celal Koloğlu’na aktardığı bilgiye göre konuyu o görüşmede halletmişti.
Peki nasıl?
Ses kayıtlarındaki iddiaya bakılırsa “Beyefendi” dediği Binali Yıldırım’a yüzde 10 vererek!
* * * *
Mehmet Cengiz, aynı gün saat 14.48’de bu kez, işi birlikte alacakları Limak’ın sahibi Nihat Özdemir’i de aramış ve ona gecenin çok güzel geçtiğini söylemişti.
Ayrıca “Şimdi sırada 4 civarında bir işleri var. Onları beraber çalışacağız” diyerek, 4 milyar dolarlık yeni bir işin müjdesini de vermişti.
Hakim izniyle yapılan ses kaydının son bölümünde ise Mehmet Cengiz, “Akşam işi bitirdim ama on, on” demiş, Özdemir “Yüzde mi, toplam mı” diye sorunca da, o “Yüzde…” cevabını vermişti.
Mehmet Cengiz, aynı gün saat 17.48’de işadamı Celal Koloğlu ile bir kez daha görüşmüş ve “Biz uğraştık mı, kardeşlerimiz için uğraşırız. Yalnız kendimize, hep bana değil. Sen daha göreceksin” diye övünmüştü.
Mehmet Cengiz konuşmasını tarihe geçen şu sözlerle noktalamıştı.
“Bu milletin a…’sına koyacağız sen merak etme!..”
* * * *
“Havuz müteahhitleri” olarak anılan bu grup, yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan aylar sonra yani Mart 2014’te, 2 milyar dolarlık Sabiha Gökçen Havalimanı 2. pist ihalesi için ön yeterlilik belgesi veren firmalar arasında yer aldı.
Seçimler kazanıldığına göre sıra, milletin a’…sına mı geldi?..
http://sozcu.com.tr/2014/yazarlar/ugur-dundar/sira-milletin-sina-mi-geldi-481610/
Aslında ilk işaretini seçim gecesi yaptığı balkon konuşmasında vermişti.
Dün Azerbaycan’a giderken bu işareti biraz daha aleniyete döktü.
Evet, Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığına aday olacak gibi görünüyor.
Dün Sabah gazetesinde çıkan haber bunun bir diğer göstergesi ki bu gazetede böyle bir haber, Erdoğan’ın onayı olmaksızın birinci sayfadan 5 sütuna verilmez.
Habere göre, AB’nin Yerel Yönetimlere Özerklik Şartı’na yönelik çekinceler kaldırılacakmış.
Bunun anlamı, Avrupa Birliği ambalajıyla, özerkliğe fiili geçiştir ki peşi sıra başka adımlar atılacak.
Sabah gazetesindeki haber ve Başbakan’ın ifadeleri derken aynı zaman diliminde BDP’nin son dönem öne çıkarılan ismi Pervin Buldan, Reuters’a şu açıklamayı yapıyor:
“Çözüm sürecinde atılacak adımlara göre Erdoğan’a destek verebiliriz.”
Diyeceksiniz ki PKK ile ittifak Tayyip Erdoğan’a yurt genelinde kaybettirir.
Öyle; ancak o desteği şeklen kamufle ederler, mesela göstermelik olarak birini aday yapabilirler. Keza ikinci turda milliyetçi Orta Anadolu ile Karadeniz seçmenini ürkütmemek için “seçimi boykot” gibi lafları edebilirler ki algı oluşturmakta mahir oldukları ortada.
Tablo net, Tayyip Erdoğan artık BDP ile yürüyecek!
BEYKOZ KONAKLARI LOBİSİ
Soner Yalçın, dün Beykoz Konakları iradesinin CHP’ye ipoteğini yazınca benim de o güzel yazıya bir katkım olsun istedim.
Mesut Yılmaz’la evinde sohbet vesilesiyle gidip gördüğüm Beykoz Konakları, Hüsamettin Özkan’ın dayısı olan Necati Kurmel’in bir projesidir.
Beykoz Konakları Lobisi ile kastedilen isimler ise şunlardır: Mesut Yılmaz, Aydın Doğan, Hüsamettin Özkan, Mustafa Sarıgül, Turgay Ciner, Turgut Yılmaz, Aydın Ayaydın, Necati Kurmel ve Celal Doğan!..
Ve bugüne kadar hiç yazılmayan bir Beykoz Konakları anektotu:
Ecevit iktidarda ama çok hastadır. O dönem DSP Milletvekili olan Gaffar Yakın’ın (Genelkurmayla beraber) girişimleriyle Cumhurbaşkanlığından emekli olan Süleyman Demirel’e şöyle bir teklif sunulur: “Ecevit sizi dışarıdan Başbakan Yardımcısı olarak atasın ve fiili Başbakanlık yapın. Bu şekilde erken seçime gidilmesin ve AKP’nin gelişi engellensin.”
Demirel kabul etmez... Ancak “ülke ve devlet bekası” diye günlerce ısrar edilince “Peki” der; lâkin bu modele Hüsamettin Özkan set olur, zira projesi Başbakanlığıdır ve Yılmaz ile Çiller buna ikna edilmiştir... Peki sonuç mu? Erken seçim oldu ve AKP iktidara taşındı...
CUMHURBAŞKANLIĞINA YAKIŞTIRILANLAR
Tayyip Erdoğan’a rakip olarak Çankaya Köşkü’ne yakıştırılanların sayısı artıyor.
İlhan Kesici, Meral Akşener ve Metin Feyzioğlu’na ilaveten dün Hüsamettin Cindoruk, Kemal Derviş, Uğur Dündar, Ümit Boyner, Prof. Dr. Emre Kongar, Deniz Baykal, Sami Selçuk, Ufuk Söylemez ve Emine Ülker Tarhan gibi yeni yeni isimler telaffuz edilmeye başlandı.
Kuşkusuz bu isimlerin tamamı bana göre Tayyip Erdoğan’dan çok daha iyi Cumhurbaşkanı olurlar.
Ancak bu makama seçim, liyakatla değil, oy ile oluyor.
Yine zerre kuşkum yok; sadece eğitimli insanlar oy kullansa yukarıdaki isimlerin tamamı yine Erdoğan’dan çok oy alır.
Realite ortada olduğuna göre, hadiseye kimin daha çok oy alabileceği zaviyesinden bakmalıyız.
İlaveten, muhalefetin iki önemli unsuru olan CHP ile MHP tabanlarının hangi aday etrafında kenetlenebileceği hesap edilmelidir.
İŞTE ERKEN GENEL SEÇİMDEN VAZGEÇME NEDENİ!
Başbakan, dün istikrar adına “erken genel seçim yok” dedi ama hakikat öyle değil.
Amaç istikrar olsaydı Türkiye 15 ay belirsizliğe mahkûm edilmezdi.
Hadisenin aslı şu:
AKP zirvelerinin 17 Aralık soruşturmalarından ödü kopuyor.
Dile kolay; hukuk ve kanunun asla affetmeyeceği rezillikler var.
Dolayısıyla bu dava dosyaları kendi iktidar dönemlerinde kapansın istiyorlar.
Cumhurbaşkanlığı seçimi ile beraber erken genel seçime gidilir ve AKP tek başına iktidar olamazsa bu soruşturma onlarca önemli ismi hapse gönderir.
İşte onun için dosya kapanmadan erken seçim riskine girilemiyor...
Sabahattin Önkibar
http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/ozerklik-cankaya-takasi-boyle-yapilacak-h25363.html
‘Bölünme süreci sona erdi. Tek tek bölge
ülkelerinin bütünleşme süreci başladı ve ilerliyor. Bu durumda
BOP bozguna uğradı. Şimdi bölge ülkelerinin ‘Büyük Ortadoğu Projesi’
geliyor. Buna biz Batı Asya Birliği diyoruz. Obama yönetimi geri
çekilmek zorunda’
İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’le görüşmenin ikinci bölümünde, daha çok gerileyen ABD ve Kürt meselesini konuştuk.
‘Kürdistan’ planı çöktü
- PKK’nın özerklik söylemi belli. Ciddiye alıyor musunuz?
Bazı ABD makamları da özerkliği destekleyen demeçler verince, ciddiye almak durumundayız.
- ABD, bir Kürt özerkliğine niye yatırım yapsın?
Bunun üzerinde düşünmeliyiz. Çünkü
ABD’nin “Kürdistan” planı bozguna uğradı. Suriye’yi bölemedi; Irak’ı iki
kez işgal etti, bölemedi. İran’a ne zaman saldıracak diye yıllarca
konuşuldu. Hiçbir şey yapamadı. Bu durumda Kürt koridoru artık bir
hayal. Akdeniz’e bir Kürt koridoru açılamayınca “Kürdistan” planı çöktü.
ABD’nin parlamenter
seçeneği kalmadı
- Madem çöktü. Mesele yok. “Özerklik inşa edeceğiz” açıklamalarından niye rahatsız oluyorsunuz?
Büyük olasılıkla, burada önümüzdeki ekonomik deprem koşullarında ortaya çıkacak iktidar sorununa bir cevap hazırlığ var.
- Nasıl?
Çok açık belirteyim. PKK ateşe sürülüyor.
- Ne demek?
Ortaya çıkacak vatan krizinde yeni hükümet projeleri gündeme gelecek.
- Özerklik söyleminin bu projelerde rolü ne olacak?
Türkiye’nin yakın geleceğinde derin bir
hükümet krizi var. Her kuvvet, kendi hükümetini oluşturmaya bakacak.
ABD, Türkiye’yi artık Erdoğan ve Gül’lerle yönetemez. ABD’nin
parlamenter yoldan bir başka seçeneği de gözükmüyor. Daha önemlisi
ekonomik kriz sopalı yönetimi çağırır.
- 12 Eylül -24 Ocak ilişkisi gibi mi?
Aynı ilişki. Fakat şimdi 1980’de değiliz.
- PKK’nın bir “Amerikancı darbe”de rolü ne olabilir?
Artık bundan sonra bir tek darbe gerekçesi olabilir. O da bölücülük. PKK’nın kentlerdeki kalkışmaları.
ABD, “bölmeyi” askıya aldı
- Tahliliniz çelişkili gibi.
Diyorsunuz ki, ABD artık güçten düştü. Kürdistan kuramıyor. Türkiye’de
kendisine bağlı hükümet bulamıyor. O zaman işler iyi demektir. Niye
endişe ediyorsunuz? Niye hâlâ krizden ürküyorsunuz? Hatta şunu
söyleyeyim: Yıllardır “Türkiye bölünüyor” diye milleti niye alarma
geçirdiniz?
Krizden korkmuyoruz. Yeni bir durum var.
Bölgede bölge ülkeleri yararına yeni bir durum oluştu. Bölünme süreci
sona erdi. Tek tek bölge ülkelerinin bütünleşme süreci başladı ve
ilerliyor. Bu durumda BOP bozguna uğradı. Şimdi bölge ülkelerinin “Büyük
Ortadoğu Projesi” geliyor. Buna biz Batı Asya Birliği diyoruz. Bu
koşullarda Obama yönetimi daha geri mevzilere çekilmek zorunda.
- Yeni bir ABD tanımı yapıyorsunuz. Bunun Türkiye’ye yansıması neler olacak?
Savunmaya çekilen bir ABD’den söz
ediyoruz. Saldırı sırası Batı Asya ülkelerinde. ABD’nin baş meselesi,
Türkiye’ye belli ödünler vererek, Türkiye’deki konumunu korumak.
- Çok iddialı. ABD,Türkiye’yi bölme projesinden artık vaz mı geçti?
Gelin, ihtiyatlı olmak için, askıya aldı
diyelim. Ama ABD artık Türkiye’yi bölemez. İran’ın konumunu dahi
kabullenmek zorunda kaldı. Irak’tan çekildi. Irak’ın bütünleşmesini
sineye çekiyor. Suriye’de Esad’ı kabullenmeye gidiyor. ABD daha iki yıl
önce stratejik olarak Pasifik bölgesinde odaklanacağını ilan etti. Çin
ile rekabete yoğunlaşıyor. Bölgemizde yenilgiye uğradı.
Gerileyen ABD Suriye’ye saldırttı
- İtirazım var. ABD’nin gerilediği
doğru. Suriye krizinin başında da “ABD geriledi, Pasifik’e gidiyor”
tahlilleri yapıyordunuz. Ama bu durum, ABD’nin bölgedeki gerici
kuvvetleri kullanarak Suriye’yi yakıp yıkmasına engel olamadı.
Dolayısıyla Türkiye üzerindeki emelleri konusunda bu kadar kestirmeci ve
sıçramalı tahliller riskli değil mi?
ABD, iki üç yıl önce savunmaya geçti.
Suriye’deki harekatı savunma içinde bir saldırıydı. Her geri çekiliş
savaşarak olur. Daha geri bir mevzide tutunmaya çalışıyor. Şimdi
Türkiye’ye odaklanıyor.
- Daha tehlikeli ya. Bu Türkiye için riskleri artırmaz mı?
Biz de o nedenle bu yeni konumunu
tartışıyoruz. Tayyip Erdoğanlar marifetiyle yönetemeyeceğine göre, yeni
bir iktidar seçeneği üretmek zorunda. Hem de ekonomik kriz koşullarında.
- İşte bir risk daha...
Asıl riske giren ABD. Türkiye’nin önünde
sadece ABD’nin hükümet seçeneği yok. Ondan önce Milli Hükümet seçeneği
var. ABD’nin telaş nedeni de bu.
ABD’yle ilişkilerde roller değişti
- Yeni dönemde ABD-Türkiye ilişkileri hangi denkleme oturacak?
Bugüne kadar ABD Türkiye’ye kendi
projelerini dayatıyordu, şimdi Türkiye’nin ABD’ye kendi porjesini
dayatacağı bir döneme giriyoruz. İnisiyatif bize geçiyor. Bu, bir devrim
olarak da adlandırılabilir.
- Söz aramızda. Şeker gibi ABD tarif ediyorsunuz neredeyse. ABD’nin Türkiye ile bir derdi kalmadı mı?
Yenilen güçler inisiyatifi kaybeder. Ama,
şimdi ABD ile çelişkilerimiz ekonomi cephesinde yoğunlaşacak. Vatan
bütünlüğü cephesindeki savaşı Türkiye kazanmak üzere. Arkasından
Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığı gelecek. Atlantik sistemi içinde
açlığa, işsizliğe sürükleneceğimiz bir döneme giriyoruz. Türkiye buna
isyan edecek. Yeniden Cumhuriyet’in üretim ekonomisine geçeceğiz.
Vatanın birliği ile üretim ekonomisi sorunları bütünleşiyor.
Birbiri ardı sıra bu sorunları çözeceğiz. Ve ABD’ye rağmen çözeceğiz. O zaman ABD ile ilişkilerimiz olağanlaşacak.
- “ABD ile ittifaklar dönemi açıldı” demek üzeresiniz sanki.
ABD ile ittifak yok. Türkiye’nin
bağımsızlığı var. Türkiye ancak Avrasya’da bağımsız olabilir. ABD ile
ilişkilerimizi karşılıklı saygı ve çıkar temeline oturtmamızın şartı
budur. Biz Asyalıyız ve yükselen Asya uygarlığı içindeki öncü konumumuzu
alacağız. O nedenle İstiklal Savaşı’nın başında Mustafa Kemal Paşa önce
siyasal merkezi inşa etti.
ABD seçimlere müdahale etmedi
- ABD tahlilleriniz kapsamında tekrar sorayım. Seçime bir ABD müdahalesi oldu mu?
ABD seçimlere müdahale etmedi. Sonuçlara
göre tavır almaya yöneldi. Daha önce 17 Aralıkta Erdoğan’a karşı F
örgütünü kullanarak bir uygulamada bulunduğu açık. Ancak,
Gül-Gülen-Kılıçdaroğlu projesi gerçekçi değildi ve tutmadı.
- “17 Aralık bir uygulamaydı” dediniz. “ABD uygulaması.” Demek ki Washington seçime müdahale etti?
Evet, ama o senaryo tutmayınca geri
durdu. Belki de amaçları Erdoğan’ı tehdit ederek daha sıkı bir denetim
altına almaktı. Her proje, uygulama sürecinde değişikliklere
uğrayabilir.
- İkinci itiraz, konuşmanızın başında içerideki “işbirlikçi”lerden söz ettiniz. Kim bunlar? Mesela TÜSİAD mı?
O da var elbette. TÜSİAD bu kez Erdoğan’ın karşısındaydı.
- El Kaide bahanesiyle Suriye’ye savaş niyetleri bu tabloda nereye oturuyor?
Suriye’ye savaşı konuşmak bile Türkiye
dışı etkeni kanıtlıyor. Ama orada bağnaz bir milliyetçiliğin okşanması
da var. Bir kısım MHP oyları böyle avlandı.














