"İslam ülkelerinde hemen her gün bir kaç Kerbela yaşanıyor"
İstanbul
Kongre Merkezinde düzenlenen 30. İslam Konferansı Örgütü Ekonomik ve
Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK) toplantısının açılış töreninde
konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dünyada artık her gün farklı
ülkelerde birden fazla Kerbela yaşandığını kaydetti.
İslam'ın en kutsal mekanlarından Mescid-i Aksa'ya barbarların postallarıyla girdiğini ama kimsenin sesinin çıkmadığını anlatan Cumhurbaşkanı, İslam dünyasına çağrı yaparak, "Kardeşlerim ne olur şöyle manzaraya bakalım, kim kazanıyor, kim kaybediyor? Bunu görelim. Şayet bunu görebilirsek çözümün fitilini ateşlemiş oluruz" dedi.
İslam dünyasının sorunlarını yine İslam dünyasının çözebileceğini anlatan Erdoğan, "Dışarıdan gelenler İslam coğrafyasının petrol, altın, iş gücünü seviyor" diye konuştu.
İslam'ın en kutsal mekanlarından Mescid-i Aksa'ya barbarların postallarıyla girdiğini ama kimsenin sesinin çıkmadığını anlatan Cumhurbaşkanı, İslam dünyasına çağrı yaparak, "Kardeşlerim ne olur şöyle manzaraya bakalım, kim kazanıyor, kim kaybediyor? Bunu görelim. Şayet bunu görebilirsek çözümün fitilini ateşlemiş oluruz" dedi.
İslam dünyasının sorunlarını yine İslam dünyasının çözebileceğini anlatan Erdoğan, "Dışarıdan gelenler İslam coğrafyasının petrol, altın, iş gücünü seviyor" diye konuştu.
IŞİD, Irak’a saldırırken de AKP’den destek almaya devam ediyor. Teröristler, Suriye sınırından Türkiye’ye serbestçe girip çıkarken İstanbul, Gaziantep ve Hatay havaalanları da yurtdışından gelenler için transit geçiş noktası oldu
AKP’nin IŞİD’in Suriye’deki birimlerine desteğinin el altından sürdüğü ortaya çıktı. AKP’nin örgüte sağladığı kolaylıkların, Irak’taki gelişmelerin ardından da devam ettiği öğrenildi.
IŞİD’ın Musul’u ele geçirmesi ve Irak’ta Sünni aşiretler ile yaptığı işbirliği sonucu, Anbar vilayetinde belirli merkezleri denetim altına almasıyla, bölge dengeleri altüst oldu. Mesud Barzani’ye bağlı peşmergelerin Kerkük’ü ele geçirmesine ses çıkarmayan AKP, IŞİD’e karşı adım atmadığı gibi, örgüte Suriye-Türkiye sınır ekseninde bugüne kadar sağlamış olduğu hareket serbestisinde de hiçbir kısıtlamaya gitmediği ortaya çıktı.
MİT SINIRDAN GEÇİŞLERİ BİLİYOR
Aydınlık’a ulaşan bilgilere göre, örgüt militanları, IŞİD’in Musul’u ele geçirip Başkonsolos dahil 49 kişiyi rehin almasından sonra bile, AKP’nin verdiği talimat doğrultusunda yerel makamların sağladığı kolaylıklardan yararlanmayı sürdürdüler. IŞİD militanlarının, Türkiye-Suriye-Irak üçgeni dahil olmak üzere, Suriye sınırı boyunca uzanan çeşitli güzergâhlardan Türkiye’nin sınır illerine kolaylıkla geçmeye devam ettiği ortaya çıktı. Söz konusu militanların MİT’in bilgisi haricinde Türkiye’ye geçmelerinin mümkün olmadığı belirtildi. Sınır illerindeki IŞİD trafiğinin yoğunluğunu sürdürüyor olmasına karşın, güvenlik güçlerinin hemen hiçbir operasyon düzenlememiş olması da dikkat çekti.
Aydınlık’a bilgi veren kaynaklar, IŞİD militanlarının sınır illerindeki faaliyetleri nin kamuoyuna yansıyanın çok daha ötesinde olduğuna işaret ederlerken, güvenlik güçlerinin bütün bu faaliyetlerden haberdar olmasına karşın ses çıkarmadığını belirttiler. Özellikle, yurtdışından gelen teröristlerin Suriye’ye geçişinde İstanbul, Gaziantep ve Hatay’daki havaalanlarının önemli bir transit noktası olduğu dile getirilirken, sadece bu havaalanlarındaki güvenlik kameralarının incelenmesi durumunda bile örgütün militanlarının yakalanmasına ilişkin önemli veriler elde edilebileceği vurguladılar.
Devletin resmi raporlarında, yabancı ülkelerden Hatay’a gelen teröristlerin Reyhanlı ilçesinin Bükülmez, Kuşaklı, Beşaslan köyleri, Altınözü ilçesinin Hacıpaşa beldesi, Yayladağı ilçesinin de Güveçci köyünden Suriye’ye geçtikleri bilgisi yer alıyor.
Deniz Kahraman
http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/45007-isidin-musul-isgaline-turkiyede-karar-verildi.html
Bizler, Atatürk İlke ve İnkılapları
çizgisinde ve Cumhuriyet’in temel ilkeleri doğrultusunda siyasi yaşamını
şekillendirmeye çalışan bir grup üniversite öğrencisiyiz. Türkiye’nin siyasi
geleceği hakkında aynı kanaati taşıyıp CHP’de birleşmemiz ve kanaatlerimizi
ülke insanlarımıza yansıtma hedefinde olmamız bizleri inceayarsiyaset.blogspot.com ismi altında
birleşmeye ve ülkemizin birlik ve beraberliğini temel almak suretiyle CHP’ye
hizmet etmeye sürükledi.
2013 Temmuz ayında kendi
imkanlarımız dahilinde bloğumuzu kurduk ve derslerimizin ağırlığına rağmen
vaktimizi düzenleyerek kendi aramızda görev paylaşımı yaptık.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen
iktidarın gerçek yüzünü halkımıza tanıtma, Cumhuriyet Halk Partisi’nin dünü, bu
günü ve yarınını reel olarak insanlarımıza aşina kılma yönündeki hedefimize
devam ettik, üstelik ödün vermeksizin!
Siyasetin gerektirdiği ahlaki
anlayışı çalışmalarımızın desturu yaparak her türlü ağır eleştiri ve hatta
bazen itham ve çirkin sözlere göğüs gerdik. Defalarca bloğumuz kapatılmakla
tehdit edildi ve bizlere de vatan haini yaftası vuruldu ve defalarca youtube,
twitter ve facebook hesaplarımız kapatıldı.
Bunca sıkıntılara rağmen bir yılı
aşkın idare ettiğimiz bu blogun giderleri bizlerin gücü ötesine taştı ve
bizleri satışa çıkarmaya mecbur etti.
inceayarsiyaset.blogspot.com’un
Özel Bilgileri
Yönetici: Kemal Yıldırım
Takipçisi: 1453
Görüntüleme: 555799
Yüklediği fotoğraf: 5376
Yönetici: Hakan Çetin
Takipçisi: 85
Görüntüleme: 155262
Yüklediği fotoğraf: 2600
YouTube’deki abone sayısı: 193
Soma’daki katliamın ardındakileri korumak
isteyen AKP’de, büyüyen tepkinin etkisiyle önce maden şirketi, ardından
da bakanlıklar birbirlerini suçlamaya başladı. Oysa deliller tüm hükümet
yetkililerinin sorumluluğuna işaret ediyor
İşçi katliamı ile ilgili olarak ilk gün yaşananın “kader” olduğu vurgusunu yapan başta Başbakan Erdoğan olmak üzere AKP kurmayları ve yandaş basın, artan tepkiler üzerine yaşanan katliamdan sadece şirketin sorumlu olduğunu işlemeye başlamış ancak giderek yükselen halk tepkisinin baskısı ile ilk kez dün bakanlıklar düzeyinde bir gerilim ortaya çıktı.
BAKANLAR BİRBİRLERİNİ SUÇLADI
Dün Cumhuriyet'e konuşan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Soma’da 301 işçinin öldüğü facia hakkında, “Kimin ne kadar sorumlu olduğu konuşulabilir. Maden ocakları benimle ilgili değil. Madenler konusunda bizim bakanlığımızın görevi teftiş ile sınırlı. Ocaklar, ruhsatlar ve işleyiş ise tamamen Enerji Bakanlığı’na bağlı” diyerek topu Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’a attı.
Çelik'in topu attığı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, dün Meclis’te söz alarak Soma'da yaşanan katliam ile ilgili konuştu. Yıldız denetimden sorumlu olan Çalışma Bakanlığı'nı işaret ederek, “Eğer bir afet doğal afet değilse orada bir kusur vardır. Eğer oradaki afet bir doğal afetse oradaki kusur tartışılır. Ama buradaki kusur kesinlikle tartışılmaz. Burada insani, siyasi, idari, adli, hukuki teknik denetimler açısından bu konunun irdelenmesi lazım” dedi.
Başbakan Erdoğan da dün AKP Grubu'nda yaptığı konuşmada Enerji Bakanı Taner Yıldız'a teşekkür ederken, Çalışma Bakanı Faruk Çelik'e teşekkür etmeyerek kimin yanında olduğuna dair açık bir işaret verdi.
SORUMLULUK TÜM HÜKÜMETİN
Oysa kazada başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, Enerji Bakanı Taner Yıldız ve Çalışma Bakanı Faruk Çelik'in doğrudan sorumlulukları var.
Başbakan Erdoğan 2012'de maden ruhsatı verme işini yasalara aykırı olarak, tamamen kendi üzerine alarak, madencilikte bir tür 'dikta' kurdu. Bu nedenle son kaza dahil, madencilikle ilgili tüm konularda başbakan kendisini doğrudan sorumlu bir konuma getirdi.
Ayrıca Başbakan daha kazadan 15 gün önce Meclis'te CHP'li Özgür Özel'in Soma için verdiği soruşturma önergesini, AKP Grubu'na verdiği talimatla engelledi.
Başbakan'ın kazadan hemen sonra yaptığı açıklamada 19. Yüzyıl'daki maden kazalarından örnekler vermesi ise dünya çapında bir 'skandal' yarattı ve ağır ihmalden kaynaklanan bu kazayı 'normal ve doğal' görme çabasını gözler önüne serdi.
Başbakan'ın halka bedava kömür dağıtımında Soma Holding'i 'stratejik ortak' olarak gördüğü ve kullandığı da ortaya çıktı. AKP'nin şirketle bağlantısı, partiye girmeyeni şirketin işe almamasına ve mitinglere aktif katılımı şirketin sağlamasına kadar uzanıyordu.
Erdoğan ayrıca Soma'da kendisini yuhalayanları tehdit ederek ve tokatlayarak, tek başına istifa gerekçeis olması gereken dünya çapında başka bir skandala daha imza attı.
YILDIZ DOĞRUDAN SORUMLU
Enerji Bakanı Taner Yıldız ise bu kaza nedeniyle hemen istifa etmesi gereken baş sorumlu durumunda. Nedenleri şöyle sıralanabilir:
Bakanlığı Soma'dan sınırsız kömür alımını garanti etti.
TKİ'nin bu garantisi sonucunda şirket işçileri 'üretim zorlaması' sürükledi. Şirket 2015'te terketmesi gereken madende tüm kömürü söküp almak için işçileri, dişiyle tırnağıyla, ölümüne kömür çıkarmaya zorladı. Hiçbir güvenlik kuralı dikkate alınmadı. Yanan madende bile üretim yapıldı.
Bakan Yıldız Soma'yı 'örnek maden' ilan ederek halkı kandırdı. Bir yıl önce madeni öve öve bitiremeyen Taner yıldız, patron ve oğlu ile yakın ilişkiler içindeydi.
Bakanlık denetçileri sahte raporlarla riskleri gizlediler. Bakanlığın madeni düzenli denetlemesi gereken bürokratları, şirket tarafından yedirilip içirilip raporlar yazdılar. İşçiler çoğunun madene bile inmeden yazıldığını anlattılar. Bakan bu tablonun baş sorumlusu.
Enerji Bakanı'nın AKP'nin dağıttığı 'bedava kömür' için firmanın eksiklerine göz yumduğu iddiası ciddi olarak gündemde. Ayrıca bu kömürler için şirkete 1 milyar TL fazla ödeme yapıldığı da son olarak ortaya atılan iddialar arasında. Bu maddelerin birisi bile bakanın istifasını gerektiriyor.
DENETİMSİZLİKTEN ÇELİK SORUMLU
İstifa etmesi gereken ikinci bakan ise Çalışma Bakanı Faruk Çelik. Çelik'in istifa nedenleri de şöyle sıralanıyor:
Soma Madeni şimdiye dek çalışma şartları açasından doğru dürüst denetlenmedi.
Soma madeninde sürüp giden Ortaçağ'dan kalma kademeli 'Dayıbaşı' sistemini Çalışma Bakanlığı gizledi. Bu ilkel şartlara göz yumdu.
İş müfettişlerinin ocağa inmeden, işçileri bile dinlemeden yazdığı uydurma raporlarla işleri idare ettiler.Bakan bu ortama seyirci kaldı.
Patronun satın aldığı sendikalarla işçi hakkı yok sayıldı. Çalışma Bakanlığı, sendikalarla ilişkileri düzenlemesi ve denetlemesi gerektiği halde bu görevini yapmadı.
Soma'daki çalışma şartlarından şikayetleri gözardı etti. CHP'nin kazadan 15 gün önce verdiği raporu da ciddiye almadı ve desteklemedi.
CHP'DEN İKİ BAKAN İÇİN GENSORU
CHP, Soma’da yaşanan maden faciasında “kontrol ve denetim görevlerini yerine getirmeyerek maden emekçilerinin ölümlerine yol açtığı” iddiasıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik hakkında gensoru önergesi verdi.
CHP Grup Başkanvekilleri Akif Hamzaçebi ve Engin Altay imzasıyla TBMM Başkanlığına sunulan gensoru önergesinde, “Uygulamalarıyla en temel insan hakkı olan yaşam hakkının ihlal edildiği bir çalışma ortamı oluşmasına zemin hazırlayan, ruhsatı TKİ’ye ait olan ve Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. işletilmekte olan Manisa ili Soma İlçesi Eynez Yeraltı Kömür Ocağında mevzuatla bakanlıklarına verilen kontrol ve denetim görevlerini yerine getirmeyerek maden emekçilerinin ölümlerine yol açan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik haklarında Anayasanın 98 ve 99′uncu, TBMM İçtüzüğünün 106’ncı maddeleri uyarınca gensoru açılmasını arz ve teklif ederiz” denildi.
http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/somanin-sorumlulari-istifa-edin-h53340.html
AKP TBMM Grup Basın Danışmanı İrem Sarp, kişisel hesabından Canikli’nin hesabının hacklendiğini açıkladı.AKP Grup Basın Müşavirliği’ndan yapılan yazılı açıklamada, “AK Parti Grup Başkanvekilimiz Nurettin Canikli’ye ait ‘nuretincanikli’ Twitter hesabı ile Hotmail hesabı, başka şahıslar tarafından ele geçirilmiştir. Bu hesaplardan gönderilen bilgilerin sayın Grup Başkanvekilimizle hiçbir alakası yoktur. Söz konusu şahıslarla ilgili yasal işlem başlatılacaktır.” denildi.
İşte Canikli’nin Twitter hesabından yapılan o paylaşımlar:

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Gezi Parkı eylemlerinden beri ne zaman bir toplumsal olayla karşılaşsa, ya da eleştirilerin odak noktasında olsa, ya nefret söylemleri ile seçtiği birkaç kişinin üzerine gidiyor, ya da yalanlara başvuruyor. Erdoğan Soma’da yaşanan iş cinayetinden sonra da aynı yöntemi uygulamaya başladı. Bu kez hedefte Hürriyet gazetesi yazarı Yılmaz Özdil ve Posta gazetesi yazarı Yazgülü Aldoğan var.
Gezi Parkı eylemleri sırasında Başbakan Erdoğan hemen her gün, açıklamalarda bulunuyor, ancak söylediklerinin doğruluğu kanıtlanamıyordu.
Gelin sizi henüz üzerinden 1 yıl bile geçmeyen o günlere götürelim.
“BAŞÖRTÜLÜ BACIMA SALDIRDILAR”
O günlerde Başbakan Erdoğan’ın miting meydanlarında dilinden düşürmediği bir cümle vardı:
“Benim başörtülü bacıma saldırdılar.” Hatta bununla da yetinilmemiş eylemcilerin o kadının üzerine işediği bile söylenmişti.
Peki, Başbakan’ın bu sözü doğrumuydu?
Hayır.
Tarih: 13 Şubat 2014
Kanal-D Haber’de yayınlanan güvenlik kayıtları tüm yalanları ortaya çıkardı. Görüntülerde Başbakan’ın söylediği türbanlı kadına herhangi bir saldırı görülmüyor. Görüntülerde özetle şunlar yaşanıyor:
Polis raporuna göre Bahçelievler Belediye Başkanı Osman Develioğlu'nun gelini kameranın görüş açısına giriyor. Elinde bebek arabası, arabada da bebeği var. Genç kadın Kabataş tramvay durağının karşısındaki kaldırıma geçiyor, ve eşini beklemeye başlıyor.
Gelelim Başbakan’ın bir başka gerçek olmayan söylemine.
“CAMİYE BİRA ŞİŞELERİYLE GİRDİLER”
Tarih: 9 Haziran 2013
Başbakan Erdoğan Ankara Esenboğa Havalimanı'nda yaptığı açıklamada "Dolmabahçe Camii'ne maalesef bira şişeleriyle girmek suretiyle, ayakkabıyla onu da yaptılar" dedi.
Peki gerçek neydi?
Gelin onu da o günkü Bezm-i Alem Valide Sultan Camii müezzini Fuat Yıldırım’ın ağzından dinleyelim:
"Burada içki içilmedi. Eylemciler buraya sığındıktan sonra içki içen görselerdi zaten kendileri dışarı atardı."
Odatv’de yayınladığı haberlerle o bira kutusunun daha sonra oraya konduğunu kanıtlamıştı.
“POLİS MEMURUMUZU ŞEHİT ETTİLER”
Yine Gezi Parkı eylemleri sırasında Başbakan meydanlara çıkmış, olaylar esnasında hayatını kaybeden polis memuru Mustafa Sarı’yı eylemcilerin şehit ettiğini şu sözlerle duyurmuştu:
“Polis memurumuzu şehit ettiler”
Peki bu açıklamanın ardından polis memuru Mustafa Sarı’nın kardeşi Adem Sarı ne demişti?
“Mustafa düşmüştür, atıldığı iddiaları spekülasyon. Abim arkadaşlarıyla beraber göreve giderken düşüyor. Biz acımızı yaşamak istiyoruz.”
“ERDOĞAN YİNE AYNI ŞEYİ YAPIYOR”
Şimdi bugüne gelelim. Soma’da büyük bir facia yaşandı. Resmi rakamlara göre 301 vatandaşımızı kaybettik. Başbakan Erdoğan yine aynı şeyi yapıyor. Erdoğan bugünkü grup toplantısında Soma faciasının nedenleri ve sorumluları ile ilgili açıklama yapmak yerine Yılmaz Özdil ve Yazgülü Aldoğan’ı hedef gösterdi.
Erdoğan toplantıda yazarlara şu sözlerle yüklendi:
“Çıkmış bir insan müsveddesi, bizim Manisa'daki mitingimize baretleriyle katılmalarını gerekçe göstererek, "Bunlar ona müstehak" diyor. Sadece zeybek oynarken diz çökermiş. Sen patronun, paranın önünde nasıl diz çöktüğünü söyle. Sürüngen sürüngendir, ayağa kalkamaz ki diz çöksün.
Aynı patronun dalkavuklarından, ne şehit ne gazi onlar niyazi diyor.”
Peki Yılmaz Özdil konuşmasında ne demişti?
“Meclis'te bir tartışma yaşanmıştı. Bu Soma işçilerinin, maden ocağında çalışma yerine baratleriyle birlikte AK Parti mitinglerine katılmalarıyla ilgili olarak. O zaman Çalışma Bakanı, cevap vermişti 'Ne var yani bir maden sahibi, herhangi bir partiyi sevmesi yasak mı?' demişti. Dolayısıyla burada ben Başbakan'a katılıyorum. Yani bu olan biten gayet, normaldir hatta müstahaktır bile denilebilir. Türkiye Tayyip Erdoğan ile layığını bulmuştur. Bana göre hepimizi daha büyük facialarda beklemektedir.”
Özdil'in bu sözleri Soma'da ölenler için "müstehak" dediği şeklinde yorumlanmıştı. Halbuki Yılmaz Özdil konuşmasında Başbakan Erdoğan’ın sözlerini tekrarlıyordu. Ancak bu sözleri kendisi söylemiş gibi suçlanan Özdil, Başbakan tarafından hedef haline getirildi.
Yazgülü Aldoğan da Twitter’da yazdığı “Pazar sabahı günümüz aydın olamıyor: Şimdi de bir şehit lafı icat ettiler ki isyan edilmesin. Onlar ne şehit ne gazi. Kar yoluna gitti Niyazi” ifadeleri nedeniyle Başbakan’ın hedefi haline geldi.
Yazgülü Aldoğan da dün Odatv’ye yaptığı açıklama ile mesajını şöyle açıklamıştı:
“Şehitlik sözüne gelince: Bu kelimenin anlamını bir şehit kızı olarak en iyi ben bilirim. Şehidin arkasından ağlanmaz, şehite üzülünmez, şehit neden öldü diye sorgulanmaz. Yapılmak istenen bu ve buna hayır dedim. O madenciler şehit değil, ekmek parası peşinde çırpınırken vahşi kapitalizmin kurbanı olmuş işçilerdir ve ben onların haklarını her koşulda savunmaya devam edeceğim.”
Başbakan Erdoğan görüldüğü gibi Yazgülü Aldoğan’ın sözlerini de çarpıtıyor. Aldoğan’ın “Kar yoluna gitti Niyazi” söylemini, “Aynı patronun dalkavuklarından, ne şehit ne gazi onlar niyazi diyor” ifadeleriyle topluma sunuyor.
Kısacası Başbakan başı her sıkıştığında, kafasından bir hikaye uyduruyor, bu hikayeye herkesten fazla kendisi inandığı gibi, söylemleriyle toplumu da kutuplaştırıyor.
http://www.odatv.com/n.php?n=ne-zaman-sikissa-yalan-soyluyor-2005141200
ODTÜ’nün
hazırladığı “Eynez Yeraltı Kömür Madeninde Meydana Gelen Facia ile
İlgili Değerlendirmeler” başlıklı rapor, Soma’daki ihmaller zincirini
gözler önüne serdi. Raporda, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, “Bu işin
fıtratında ölüm var” sözleri tekzip edilerek “Evet madenciliğin ve
benzer tehlikeli işkollarının doğasında kaza vardır. Ancak kazanın bu
kadar kayıpla sonuçlanması işin doğasında yoktur” denildi. ODTÜ Maden
Mühendisliği Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Şebnem Düzgün’ün
hazırladığı raporda şu noktalar öne çıktı:
- Ocakta
yeraltındaki işçilerin sayısı ve kimliği “lambahane”deki lamba
numaralarından takip ediliyor. Bu durumda bile kazanın ilk gününden
itibaren yeraltında kaç kişinin mahsur kaldığının bilinmemesi pek mümkün
değildir.
- Kazanın
olduğu akşam Başbakan Erdoğan’ın yurtdışı gezilerini iptal etmesi sayı
hakkında bilgi sahibi olunduğunun en temel göstergesidir. Ayrıca Enerji
Bakanı Yıldız’ın ifade şekli de “.... İşçimize ulaşmış olduk”. Eğer sayı
biliniyor ve açıklanmıyorsa 5 gün boyunca kamuoyunun doğru bilgi alma
hakkı engellenmiştir.
Yaklaşımı hukuksuz
- Söz konusu
güvenlik zafiyetinin arama kurtarma çalışmalarının etkin yapılmasına
olumsuz etki ettiğinin de dikkate alınması gerekmektedir. İşletmenin
yangının başladığı sırada hangi işçinin ocağın neresinde olduğunu
belirtir bir açıklama yapması şarttır.
Talihsiz açıklama
- Enerji Bakanı
Yıldız 17 Mayıs öğle sularında ocakta metan gazı seviyesinin
arttığından söz etmiştir. Böyle bir ocakta metan gazı olması, hele de
yangının kendiliğinden yanma olduğunun belirtildiği bir durumda mümkün
görünmemektedir.
- Kazanın hemen
ardından Erdoğan “iş kazaları işin doğasında vardır” anlamında bir
açıklama yapmış ve bu argümanını desteklemek için de büyük kayıplı
madencilik kazaları örnekleri vermiştir. Bu kazalarda kayıpların büyük
olmasının temel nedeni, madenciliğin o dönemde işgücü odaklı yapılarak
teknoloji ve ekipmana dayalı olmamasıdır.
- İşgücüne dayalı madencilik günümüzde neredeyse kalmamıştır.
Çıkarılmaması gerekirdi
- Başbakanın bu
talihsiz karşılaştırması aslında madenciliğin bu şirket tarafından
işgücüne dayalı yapıldığının da dolaylı bir itirafıdır. Madenciliğin ve
benzer tehlikeli işkollarının doğasında kaza vardır. Ancak bu kadar
kayıp verilmesi işin doğasında yoktur. Eğer işin doğası buysa zaten bu
madenin çıkarılmaması gerekir. Başbakanın bu talihsiz açıklaması
herkesin kanını dondurmaktadır.
Taşeronluk bozdu
- İlk gün AKUT
ocakta arama kurtarma çalışmalarına katılmıştır. Kaç AKUT gönüllüsü
ocağa girmiştir bilinmelidir. Çünkü bu durum hem hukuki açıdan hem de
madencilik pratiği açısından kabul edilebilir bir durum değildir.
- Taşeronluk
ülkemiz madenciliğinin en temel sorunlarından biridir. Sorunun özü bu
politikayı geliştirenlerin, madenciliğin kendi içindeki sistemsel
bütünlüğünü göz ardı etmeleridir.
n Taşeronluğu
geliştiren madencilik politikacılarının en temel argümanı: Bu işletmeler
devlette iken kâr etmiyordu, şimdi taşeronlarla kâr ediliyor. Dünyanın
hiçbir yerinde küçük ölçekli madencilik büyük ölçekliyle yarışamaz.
n Soma’da
yaşananlar, madenciliğin doğasında olan ve gerçekleşmesi kaçınılmaz
olarak görülebilecek bir iş kazası niteliğinde değildir.
Deniz Kahraman
Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin yüreğinin yandığı Soma'da dün acılı bir vatandaşa yumruk attı.
Soma'da yaşanan büyük felaketin ardından dün olay yerine giden Tayyip Erdoğan vatandaşların protestosuyla karşılşınca bir markete sığınmıştı. Erdoğan'ın markette bir vatandaşı yumrukladığı iddia edilirken o anın görntüleri ortaya çıktı.
Görüntülerde “Başbakan istifa” sloganları arasında, korumaları eşliğinde markete doğru ilerleyen Erdoğan'ın, önüne derdini anlatmaya çalışan orta yaşlarda bir adam çıkıyor. Erdoğan, korumaları tarafından da tartaklanan vatandaşa markete girdiğinde kendisi yumruk atıyor.
http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/40517-tayyip-erdogan-yurttasi-yumrukladi-iste-o-anlar.html
Tayyip Erdoğan'ı Soma'da protesto eden 3 yurttaş gözaltına alındı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Soma Belediyesi ziyareti sonrası protesto edildi. Yurttaşlar prtotestoları sırasında "Hükümet istifa, katil Erdoğan, Hırsız Erdoğan" sloganaları attı. Çevik Kuvvet ekipleri, protesto eden yurttaşlara müdahale etti. Tayyip Erdoğan bir süpermarkete sığındı. Yurttaşlar, süpermarkete doğru yöneldi. Yurttaşlarla, polis arasında arbede yaşandı. Tayyip Erdoğan, Soma'dan polis yardımıyla kaçtı.
Olaylarda 3 yurttaş gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan birinin adı Erdem Deniz Aslan.
http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/40490-somada-protesto-gozaltilari.html
Partisinin Afyon kampında konuşan Başbakan Erdoğan, Feyzioğlu’nun konuşma hakkı olmağını iddia etti. ‘Nezaketsizlik’ suçlaması yapan Erdoğan, muhalefetin ‘ortak aday’ çıkışlarından rahatsız olduğunu belli etti
Başbakan Erdoğan AKP’nin Afyon kampının son gününde konuştu. Dün yine gergin olan Erdoğan’ın, muhalefetin Cumhurbaşkanlığı konusunda “ortak aday” çıkarma önerilerini eleştirirken daha da sinirlendiği gözlendi.
‘Şimdi çatı kurmaya çalışıyorlar’
Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde, partileri içinde mutlaka fitne çıkartmak isteyenler olacağını kaydeden Erdoğan, bunlara karşı şerbetli olduklarını öne sürdü. Muhalefetin “ortak aday” sinyali vermesinden rahatsızlığını açıkça dile getiren Erdoğan, şöyle konuştu: “Şimdi birileri de çıkmış ‘Çatı aday bulacağız’ diyor. 30 Mart’ta milletin estirdiği rüzgar bunların çatılarını uçurdu. Şimdi bunların üstünde çatı falan yok. Şimdi yeni çatı kurmaya çalışıyorlar. CHP Genel Müdürü ne diyor, ‘Adayımız MHP’nin desteğini alacak, aynı zamanda Kürtlerin desteğini alacak, aynı zamanda sosyalistlerin desteğini alacak’ diyor. E, haliyle hem ulusalcı olacak, hem milliyetçi, hem kapitalist, hem sosyalist, hem kucaklayıcı, hem de faşist olacak. Gerektiğinde bozkurt işareti yapacak, gerektiğinde zafer işareti yapacak.”
Feyzioğlu’nun konuşma hakkı yok
Konuşmasında Danıştay’ın kuruluş yıldönümünde TBB Başkanı Feyzioğlu ile yaptığı tartışmaya da değinen Erdoğan, yine kendini savundu. TBB Başkanı Feyzioğlu’nun konuşmasını eleştiren Başbakan, Feyzioğlu’nun orada konuşma hakkının olmadığını iddia etti ve şöyle devam etti: “Orada konuşma hakkı, yetkisi olmayan, araştırmasını da yaptırdım. Ne içtüzüğünde ne de tüzüğünde. Bu gelenek olduğu için bunları da savunma makamı olarak kabul ettikleri için söz verirlermiş. Sen misafir olarak geliyorsun, konuşma hakkın yok. Çıkıyorsun orada zehir zemberek bir konuşma yapıyorsun. İnsanda en başta bir nezaket olur”
Berkin’e ‘terörist’ dedi
Haziran şehidi Berkin Elvanı da töröristlikle itham eden Erdoğan “Bu beyefendi Danıştay kürsüsünden yakın zamanda gösterilerde hayatını kaybedenlerin isimlerini sayıyor. İstanbul’da yatıyorlar kalkıyorlar Berkin Elvan. Yüzündeki maskesi, sapanı, cebinde patlayıcılar. Ama kalkıyor bakıyorsun, malum medya ekmek almaya giderken... Maskeyle mi gidilir, patlayıcılarla mı gidilir? Her şey ortada. Burakcan’dan niye bahsetmiyorsun? Çünkü o teröre kılıf bulmamıştı, o evinin kapısının önünde, gelen kalabalıkların gelişinde kurban olmuştu” dedi.
Turan Feyzioğlu’na dil uzattı
Erdoğan daha da ileri giderek Turan Feyzioğlu’yla ilgili suçlayıcı ifadelerde bulundu ve şöyle dedi: “Burada şimdi bir şey söyleyeceğim. Bir çok arkadaşım belki bilmiyor. Bütün bu acıları çektiren kim biliyor musunuz? Bu idam kararlarını veren kim? Bu konuşanın dede-babası da bu imzayı atanların içinde. O üç tane idamla ilgili Turan Feyzioğlu’nun da orada ismi var. O zaman ki heyetin içinde o da var. Sen önce bunun hesabını ver ya.”
Erdoğan: onlara Ev bulmak zorunda değiliz
Başbakan ayrıca Feyzioğlu’nun gündeme getirdiği konteynırda kalan depremzedelerin istismar edildiğini ileri sürdü ve kiracılara ev bulma mecburiyetlerinin olmadığını belirtti. Erdoğan “Şimdi bir konteynır kent istismarıdır gidiyor. Şu anda sadece 67 aile kalıyor. Bunlar da hak sahibi olan afetzedeler değil. Bizler orada hak sahibi olanlara yaptığımız konutlardan verirken, artakalan konutlardan da kiracı olanlara kura çekmek suretiyle verdik. Kiracı kiracıdır. Ama bir kısmına verebildik. Eğer diğer kiracılar da almak istiyorsa, ya kiracı olarak yerleşecek ya da Toplu konut idaresi olarak, illa konut almak istiyorsa konuta girer alır. Kiracı olana bizim al sana da ev deme mecburiyetimiz yok. Artık konteynır kentler kaldırılıyor. Fakat 67 aile buraları boşaltmak istemiyor.” diye konuştu.
http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/40296-gerginligi-ortak-aday-korkusundan.html
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Türkiye Barolar Birliği Metin Feyzioğlu'nun dün Danıştay kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmaya destek verdi. Eskişehir'de konuşan Perinçek, "Feyzioğlu orada hukuk dersi verdi ve BOP Eş Başkanı Tayyip Erdoğan'ın tahammül edemediğini görüyoruz, sinirleri bozuldu" dedi.
İşte Perinçek'in konuşmasından satır başları:
Holding medyası Metin Feyzioğlu’na yapılan edepsizliği ön plana çıkarttı. Tayyip Erdoğan’ın kendisini kaybetmesi, kuşkusuz yaşadığımız sürecin ipuçlarını da içeriyor. Ama daha önemlisi Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun sağlam duruşudur. Millete güven veriyor.
Sağlam Duruşların Birliği
Cumhuriyet güçleri bu sağlam duruşu paylaşan konumlara giriyorlar. Kuşkusuz hepsi önemli, fakat İstanbul Barosu Başkanımız Ümit Kocasakal’ın her zamanki kararlı ve çevik tutumu, geleceğe yönelik ümitlerimizi güçlendirdi. Metin Feyzioğlu’na yönelen o dengesiz saldırıyı hemen en önde göğüsledi ve hepimize örnek oldu. Türkiye, bu karanlık Gladyo-Mafya-Tarikat döneminden millî güçlerin ortak mücadelesiyle çıkacaktır. O güç birliği, öncelikle eylemdeki birliktir. Eylemdeki birliği, halka önderlik eden siyasal ve toplumsal örgütlerin önderleri sağlayacaktır.
Sinirleri Bozuk Çünkü Yıkılıyorlar
Cumartesi günü Danıştay Salonunda yaşanan olay, Türkiye’deki hesaplaşmanın mevzilerini de belirledi.
Millî güçler ile BOP eş başkanlığı karşı karşıyadır.
Cumhuriyet ile Cumhuriyet yıkıcılığı cephe cepheyedir.
Cumhuriyet güçleri açısından durum elverişlidir. Bunu Tayyip Erdoğan’ın hallerinden anlayabiliyoruz. Sinirleri bozuktur. Çünkü yıkılıyorlar. Bu nedenle saldırganlaşmaktadır.
Cepheden Kaçışın Başlangıcı
Tayyip Erdoğan yalnızdır. O nedenle Abdullah Gül’ü suçuna ortak ediyor. Bir işaretle O’nu arkasına takıyor ve birlikte salonu terk ediyorlar. Bu şaşkın tavırları, onların cepheden kaçmaya hazır ruh hallerini yansıtıyor. Yıkılan güçler, ne yapacaklarını bilmezler.
Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül birlikte yıkılıyorlar.
Salondan kaçışları, asında Çankaya savaşında uğrayacakları bozgunun ilk resmini veriyor.
Bu Daha Başlangıç
Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmadığı bir kez daha ortaya çıkmıştır. Çankaya şu an Vatanı bölenlerin ve Cumhuriyeti yıkanların işgali altındadır. Çankaya, milletin güçleri birleştirilerek işgalden kurtarılacaktır.
Danıştay Salonunu terk eden Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül takımı, Türkiye’yi yönetemeyeceklerini ilan etmişlerdir.
Terk ettikleri yer bir salon değildir; iktidar makamıdır.
Bundan sonra onlar, bütün salonları ve meydanları milletin güçlerine bırakmak zorunda kalacaklardır. Metin Feyzioğlu’nun bağımsızlığımızı, hukuk üstünlüğünü, Cumhuriyetimizin kurumlarını ve değerlerini cesaretle savunan duruşu, daha başlangıçtır.
http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/dogu-perincek-feyzioglu-hukuk-dersi-verdi-h27641.html
ABD'deki Lehigh Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı, CIA'in Türkiye uzmanlarından Henri Barkey; Fethullah Gülen'in Türkiye'ye dönmesi ve hapse girmesi halinde Türkiye'de kıyamet kopacağını belirterek; bu durumun yüzlerce, binlerce başka insanın da hapse girmesi demek olacağını vurguladı.
Amerika'daki Türklerin gazetesi Posta212'den İlhan Tanır'ın haberine göre; Henri Barkey, Başbakan Erdoğan'ın Fethullah Gülen'i ABD'den istemesinin ne anlama geldiğini değerlendirdi ve "Ben açıkçası kendisinin gerçekten istediğini sanmıyorum. Çünkü, bence Fethullah Gülen dönerse muazzam bir istikrarsızlık oluşturmaya başlayacak. Şöyle düşünün, farzedelim Gülen geri döndü, ve içeri aldılar. Bu demektir ki Türkiye’de kıyamet kopacak. Türkiye zaten polerize olmuş bir ülke ve bu şekilde polerizasyon daha da derinleşecek. Bu yüzlerce, binlerce başka insanın da hapse girmesi demek olacak" ifadelerini kullandı.
"HEDEFİ GÖZDAĞI VERMEK VE KORKUTMAK"
Erdoğan'ın bunu istemesinin nedenini; "Bence hedefi gözdağı vermek ve korkutmak Hizmet Hareketi’ni. Hizmet Hareketi’ni sindirmek için yapılan bir işlem bu. Bir de ABD’ye baskı uygulamaya uğraşıyor. Charlie Rose ile yaptığı o mülakatta 'Biz ABD’ye yardım ediyoruz' dedi ama sanki orada bir tehdit de var gibiydi. Şöyle ki; orada sanki Gülen’i vermezseniz biz de size terör konusunda yardım etmeyiz gibi bir ima vardı. Bu çok tehlikeli bir şey. Çünkü ABD’nin muazzam yardımları oldu. Özellikle PKK konusunda. Söylemek istediğim, bunlar anlaşılacak gibi değil. Ondan dolayı ben söylenenlerin, sırf gözdağı vermek için olduğuna inanıyorum. Aynen, ‘en iyi defans hucümdur’ sözünde anlatıldığı gibi" diyerek açıkladı.
"Gözdağı yerine, gerçekten de Erdoğan, Gülen’i istiyor diyelim. Hukuki prosüdür nasıl çalışır?" sorusuna ise Henri Barkey şu yanıtı verdi:
"1979 anlaşmasına (o zamanki ABD başkanı Jimmy Carter zamanında ABD ile Türkiye arasında kişileri iade etme anlaşması) baktığınızda, geri gönderme anlaşmasına, yani orada diyor ki; bir kişinin geri gönderilmesi için, o kişinin yaptığının her iki ülkede de suç olarak kabul edilmesi lazım. İkinci olarak da, normal prosüdür işlerse, farzedelim ki, mahkemeye gitti ve orada gıyaben suçlu bulundu Gülen. Bu kez Gülen’in avukatları temyize gidecektir. Temyiz’den Yargıtay’a gidebilir. Orada da sonuç alamazlarsa bu kez Anayasa Mahkemesi’ne, hatta AIHM’ye kadar dahi gidebilir. Bu sürecin sonunu bekleme belki de 5 sene sürer, kolay bir süreç değil"
"BU TALEP YARARSIZ DEĞİL AMA..."
Gelişen bu durumları Türkiye-ABD ilişkileri açısından değerlendiren değerlendiren Henri Barkey, "Bence tehlikeli bir durum bu. Diyelim ki Türk hükümeti resmi bir şekilde istekte bulundu ve ABD vermedi Gülen’i. Bu Türk-ABD ilişkilerinde büyük bir pürüz haline gelecektir. Çünkü bizzat hükümet olmasa da Erdoğan’a yakın basının ne şekilde yayınlar yapabileceğini tahmin edeceğimiz, ve de bu basının ne olduklarını bildiğimiz için. Bu ciddi bir problem verebilir. Anti-ABD’cilik zaten var ve daha da artacak gibi. Tabi bunu göze alıyorsa o başka tabi" dedi.
Henri Barkey, bu talebin yararlılığı ile ilgili olarak "Yararsız değil ama şu açıdan yararlı olabilir. Hizmet Hareket’ni sindirmek açısından yararlı olabilir. Zaten kendisini güçlü görmüyor şu an Hizmet Hareketi bu durumda onu tamamen müdaafa yapacak konuma sokuyorsun, ona bütün devletin gücü ile yükleniyorsun.
Varsayımlardan gidersek:
1- Daha önce de Gülen’i isteyeceğini telaffuz etmişti, bu retoriğe başlamış olunca, buna devam etmeli düşüncesinden yapıyor olabilir. O da, hatırladığımız Obama ile telefon görüşmesi ve görüşmede Obama’ya Gülen’le ilgili olarak atfettiği ve sonradan Beyaz Saray tarafından yalanlanan o konuşmadan sonra, Erdoğan devamını getiriyor bu şekilde.
2- Sınırlı bir yararı var ki o da az önce söylediğim gibi Hizmeti sindirmek amacı ile." dedi.
Henri Barkey, "Erdoğan neden bu kadar korkuyor Hizmet’ten?" sorusuna ise şöyle cevap verdi:
"Anlamadığım şey o kadar çok korkuyor mu ki Hizmet’ten bu kadar büyük riskler alıyor, sorulması gereken soru bu. Çok riskli bir talep ve konu bu.Neden o zaman bu kadar riskli bir olaysa Erdoğan bu riski alıyor. Hizmet Hareketi’ni sindirmek onun için ne kadar önemli, başka bir korktuğu mu var sorusunu sormadan edemiyorum."
http://www.odatv.com/n.php?n=eger-turkiyeye-gelirse-kiyamet-kopar-1105141200
Başbakan Erdoğan,
Danıştay töreninde tepki gösterdiği Feyzioğlu ile tartışmayı
Afyonkarahisar'daki açılış konuşmasında değerlendirdi; 'Danıştay'ın
kuruluş yıldönümünde konuyla ilgili değil, baştan aşağı bir siyasi
konuşma yapmak suretiyle orada kendine göre bir tatmin. Çıkar cübbeni
sen de, siyaseti çok seviyorsan çık bu siyaset meydanına orada kendini
ispat et.'
İmralı'da Öcalan'la görüşme heyetinde yer alan HDP'li Pervin Buldan, 'Bölgesel Özerk Yönetim Yasası' ve 'Demokratik Sivil Toplum Yasası' konusunda hükümetle uzlaşmaya varıldığını söyledi.
İmralı heyetinde yer alan HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan, Abdullah Öcalan’la devlet heyeti arasında iki görüşme yapıldığını ve bu görüşmelerde iki konuda mutabakat sağlandığını iddia etti. Buldan, mutabakat sağlanan iki konuyu, “Bölgesel Özerk Yönetim Yasası ve “Demokratik Sivil Toplum Yasası” olarak açıkladı.
İmralı’da Abdullah Öcalan’la yaptıkları son görüşmeyi Milliyet’ten Namık Durukan’a değerlendiren Buldan, devlet heyeti ile Öcalan arasında iki konuda anlaşma sağlandığını iddia etti.
İKİ GÖRÜŞME YAPILDI
Son görüşmeyi aktarırken, “Öcalan’ı hiç bu kadar morali yüksek görmemiştim. Çözüm sürecinde ısrarlı” diyen Buldan, seçimlerden sonra devlet heyeti ile Öcalan arasında iki görüşme yapıldığını açıkladı.
Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ve İçişleri Bakanı Efkan Ala ile ortak toplantı yapma konusunda bakanlara teklif sunduklarını belirten Buldan, olumlu yanıt gelmesi halinde hafta sonu görüşme yapılabileceğini ifade etti.
Buldan, Öcalan’la yapılan görüşme ve detayları konusunda şu bilgileri verdi:
DEVLETLE KONSENSÜS SAĞLANDI:
Şimdiye kadar yaptığımız görüşmelerden şunu çıkarabiliyoruz. Son yaptığımız görüşme en olumlu ve en moralli yapılan toplantıydı. Bunu da şuna bağlıyoruz; Sayın Öcalan bir sefer değil, bizden önce devlet heyeti ile iki kez görüştü. Muhtemelen taleplere ilişkin, olması gerekenlere ilişkin. Bir konsensüs sağladılar devletle Sayın Öcalan kendi aralarında. O moralin, o kararlılığın izlenimini ben oradan aldım diye düşünüyorum.
Öcalan iki yasada ısrarlı:
Bazen görüşmelerimiz çok gergin geçiyor ama son görüşme gerçekten çok olumlu bir görüşmeydi. Sayın Öcalan açısından söylüyorum; o moralli olduğu zaman toplantı da gerginlik olmadan geçiyor ve çok sağlıklı bir görüşme oluyor. Son görüşme de öyle idi. Muhtemelen devlet heyeti ile yaptığı görüşme de olumlu geçmiş. (Mutabakata mı varılmış?) Evet, evet. İki tane yasanın çıkması konusunda Sayın Öcalan çok ısrarlı. Daha önce de yasalar öneriyordu. Müzakere Çerçeve Yasası diyordu, Hakikatleri Araştırma Komisyonu’nun kurulması yönünde çok yoğun çaba gösteriyordu. ‘Mutlaka çıkması gerekir’ diyordu, ama bu seferki görüşmede iki tane yasadan bahsetti. ‘Bu iki yasa çıkarsa Kürt sorunu bu çerçevede çözüme kavuşacak’ dedi. Bizim gözlemlerimiz, bizim aldığımız izlenim şu ki; bu konuda bir şey var. Olumlu bir hava var. O yüzden ben de görüşen biri olarak umutluyum. Sürecin ilerleyeceğine dair, sürecin sorunsuz bir şekilde çözüme kavuşacağına dair umudum var. Tabii ki hükümetin de bu konuda, pratik olarak önümüze koyması lazım.
http://www.odatv.com/n.php?n=hukumet-ve-apo-anlasti-0805141200
Kamuoyu günlerdir, Zafer Çağlayan'ın Reza Zarrab'dan rüşvet olarak aldığı iddia edilen saatini konuşurken, Aydınlık gazetesi yazarı Sabahattin Önkibar, Tayyip Erdoğan'ın servet değerindeki saatlerini sordu.
Erdoğan'ın siyasete "delik ayakkabılarla" başladığını söyleyen Önkibar, "o saatleri kendisi mi aldı" diye sordu.
Önkibar'ın yazısının ilgili bölümü şöyle:
"(...) Erdoğan'ın kolundaki pahalı saatler fotoğraflı olarak basına yansımıştı ki bunlardan Frank Muller-Cintree Curvex Chronograph markalı olanının değerinin 43 bin dolar olduğunu Hürriyet muhabiri araştırmayla tespit etmiş ve bunu haber yapmıştı.
Yine Erdoğan'ın kolunda görüntülenen Ulysse Nardin markalı saatin dünyanın pahalı saatlerinden olduğu ortada.
Tam bu noktada soralım: Zafer Çağlayan için sorulan haklı sorular Başbakan'a niye sorulmuyor?
Tayyip Erdoğan'ın bir ev ya da araba fiyatında olan kolundaki saatlerini kendisi mi satıl aldı, yoksa birileri mi hediye etti?
Hayır, bir isnatta ya da bir imada bulunmuyoruz; sadece gazetecilik işimiz gereği kamu adına soru soruyoruz: O saatler nasıl edinildi?
Delik ayakkabı ile siyasete girmekle övünen Tayyip Erdoğan bu soruyu derhal yanıtlamak zorundadır!"
http://www.odatv.com/n.php?n=peki-erdoganin-bir-daire-fiyatina-olan-saatlerini-kim-aldi-0805141200
Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasına konu
olan işadamı Reza Zarrab’ın, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a rüşvet
olarak verdiği 700 bin liralık saatle ilgili Çağlayan’ın savunmasını
çökerten “Saat firması yalanladı” manşetimiz ses getirdi. Haberin
gazetemizde dün yayınlanmasının ardından hem siyasi çevrelerde hem de
sosyal medyada günün konusu oldu. Yüzlerce haber sitesi manşetinde yer
verirken CHP’li vekiller de bakanlara Yüce Divan yolunu gösterdi.
Patek Philippe firmasının Cenevre’deki
yetkililerinin Aydınlık’a yaptığı açıklamayla, Bakan Çağlayan’ın
savunmasında yer alan garanti belgesinde adının yer aldığı ve saatin
ilanını gazetede gördüğü iddiası çöktü. Patek Philippe yetkilisi
gazetelere ilan vermediklerini ve garanti belgesinde isim yazmadıklarını
açıkladı. Aydınlık’a konuşan milletvekilleri Aydınlık’ın haberinden
sonra Çağlayan’ın insan içine bile çıkmaması gerektiğini söyledi.
Tebrik ediyorum
Ali Özgündüz (CHP İstanbul Milletvekili):
Haberinizle birlikte Zafer Çağlayan’ın hem hırsız hem de yalancı olduğu
ortaya çıktı. Daha önce ‘saat alan da veren de şerefsizdir’ diyordu.
Çağlayan ‘saati ben aldım, parasını Rezza Zarrap ödedi, daha sonra
parasını ben ona ödedim’ diyordu. Şimdi bunun yalan olduğu ortaya çıktı.
Sizleri tebrik ediyorum.
‘Yalancının mumu’
Dilek Akagün Yılmaz (CHP Uşak
Milletvekili): Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Bütün yolsuzluk
iddialarının doğru olduğu o kadar net anlaşılıyor ki... Bu bakanların
kesinlikle Yüce Divan’a gitmesini sağlamak lazım.
AKP’nin en iyi işi: Saat heykeli
Kadir Gökmen Öğüt (CHP İstanbul
Milletvekili): Sürekli aynı yalanları söylüyorlar. Utanmıyorlar,
rahatsız olmuyorlar. Ankara’da Dikmen Kavşağı’na kol saati heykeli
yaptılar. AKP döneminin yaptığı en iyi şey oldu. O heykelin önünden
geçen herkes Zafer Çağlayan’ı ve saat yalanını hatırlayacak.
‘Ucu Başbakana dokunacak’
Aytuğ Atıcı (CHP Mersin Milletvekili):
Ortada çok ciddi bir pislik ve yolsuzluk iddiası var. Bu olayların
üzerine aynı kararlılıkla gideceğiz. Bu 4 bakan Yüce Divan’a kadar
gidecek. Onlar gidince ucu Başbakan’a dokunacak. Esas fail o zaman
bulunacak. Komisyon kuruldu demeyeceğiz. Bunların uzantılarını,
bağlantılarını araştıracağız. İddialar yenilir, yutulur değil.
‘Patek Philippe’nin de kasedi var’Gazetemizin “Saat Firması Yalanladı” yazılı manşet haberi sosyal medya da ve bir çok gazetenin internet sitesinde ses getirdi. Hürriyet, Radikal, Birgün, Evrensel, CnnTürk, ODATV ve birçok yayın kuruluşunun internet sitelerinde ilk haber olarak girdi. Sosyal paylaşım sitesinde gün boyu en çok twit atılan 10 konu listesinde yer alan haberimiz için Facebook’ta da çok sayıda paylaşım yapıldı.
Twitter’daki tepkilerden bazıları şöyle:
harunkaranfilci @harunkaranfilci
Zafer’in saatinin 287 dölara çakmasını buldum. Alayım da ortamlarda ortalık karışınca bana verdi diye hava atarım
Faruk Kaya @musmulafaruk
Bakanımızı yalanlayan saat firması Patek
Philippe baş harfleri PP ve içeride de 2 p harfi yan yana! Tabii ki
PARALEL yapı. Gör bunları medya!
Zaytung Online @zaytungtweet
Başbakan Erdoğan: ‘’Patek Philippe’nin de kasedi var. Zamanı gelince belgeleri kamuoyuyla paylaşacağız...’’
Mürteci Başgan @murtecibasgan
Patek Philippe saat firmasını da bombalar
mı bizim zoraki halife? Eyyy Patek sen kim oluyorsun da benim eski
bakanımı yalanlıyosun!
Tespitlerin_Efendisi @OreoGfU
Patek Philippe denen 700 binlik saatin
üreticisi zafer çağlayan gibi birisini yalanladığına göre yakında tüm
Türkiye’de yasaklanır.
Gültekin Avcı @GultekinAvcı
Gözü dönmüş ve sinsi yeni bir suç örgütü. Tarihin en kanlı terör örgütlerinden Patek Philippe saat firması huzurlarınızda :)
Ahmet Seçkinli @DarbeliMatk4p
Bozuk bir Patek Philippe bile günde iki defa doğruyu söyler. Peki ya Zafer Çağlayan?
İdam edilişlerinin 42. yıl dönümünde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan mezarları başında anılıyor.
(soL - Haber Merkezi) 12 Mart darbesinden sonra idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, aramızdan ayrılışlarının 42. yılında Ankara'daki mezarları başında anılıyor.
Ankara Karşıyaka mezarlığındaki anma programı için sabahın erken saatlerinden itibaren çok sayıda insan bir araya geldi. Özellikle gençlerin ve lise öğrencilerinin ağırlık taşıdığı topluluk, mezarlık içerisinde hazırlanan programın ardından Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in mezarlarını ziyaret etti.
Liseli Meclisleri: Bu daha başlangıç
Liseli Meclisleri de Deniz'leri mezarı başında anıyor. Bu yıl diğer yıllardan farklı olarak Deniz'ler Haziran'da yitirdiklerimizle birlikte anılırken, Haziran direnişinin verdiği umutla özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinin sürdüğü dile getirildi.



http://haber.sol.org.tr/soldakiler/42-yilinda-denizler-aniliyor-haberi-92005
Gazeteci Ömer Ödemiş’in Suriye’deki Şam Mezze Cezaevi’nde yaptığı röportajların ilk bölümünü dün yayınladık. (İLGİLİ HABER İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN)
Dün bir Türk vatandaşı Cuma Ödemiş’le yaptığı röportajı yayınladığımız Ödemiş’in, ikinci röportajı Cezayir asıllı Fransız vatandaşı cihatçı Amer El Khedoudo Djamal’le yaptı.
İşte o çarpıcı raöportaj:
51 yaşında. Fransa Marsilya’da yaşıyor. Cezayir asıllı. Bıyıksız sakalıyla tam bir Selefi görünümünde. Sıkılıkla yalan söylüyor. Köşeli konuşmuyor. Cihat için geldiğini söylüyor Suriye’ye. Suriye devletinin kadınları ve çocukları öldürdüğünü El Cezire ve El Arabiye televizyonlarından öğrendiğini ve Suriye’ye gelip cihat yapmaya karar verdiğini söylüyor.
Fransa’dan önce uçakla İstanbul’a, oradan da yanlışlıkla Antalya’ya gittiğini ve sonrasında da kara yolu ile Antakya’ya geldiğini ve terminalin karşısında ki otelde bir gece kaldığını söylüyor. Antakya terminalinin karşısında otel olmadığımı söylediğim de kısa bir süre sessizlikten sonra yakın bir yerindeydi diyerek, geçiştiriyor. Yayladağı’nda bir kampta 2,5 ay kaldığını bu sürede yakın bir dağda av tüfekleri ile eğitim yaptıklarını, eğitim sırasında diğer silahları kullanmadıklarını anlatıyor. Hangi kamp sorusuna bilmiyorum diye yanıt veriyor. İsimlere uzak duruyor, hep kod isimler veriyor. Mesleğini bile doğru düzgün söylemiyor. Arapçası Cezayir Arapçasından çok sonradan eğitimle alınmış ‘Fusha’ (Kuran Arapçası) Arapçaya benziyor.

Söyledikleri konusunda ikna etme derdi taşımıyor gibi. Fransız vatandaşı olmasına güveniyor. Suriye’ye giriş yaptıktan kısa bir süre sonra katıldığı gruptan ayrıldığını ve Türkiye’ye yeniden dönmeye çalışırken yakalandığını söylüyor. Hiçbir saldırı eylemine katılmadığını, dağda öylece dolaştıklarını söyleyerek, eylemsiz olduğunu göstermeye ve cezadan kurtulmaya çalışıyor. Bir El Kaideciden çok gizli servis elemanı izlenimi veriyor. Her soruyu akıllıca atlatmaya çalışıyor. Hatta kimi zaman daha önce ifadesinde açıkladığı şeyleri bile es geçince, askerler tarafından uyarılıyor. Unuttuğunu söylüyor her şeyi…
ANTAKYA YAYLADAĞ'DA SURİYELİLER İLE TANIŞTIM
Ömer ödemiş: Hangi ülkenin vatandaşısınız? Suriye’ye ne için geldiniz?
Khedoud: Fransız vatandaşıyım, 12 yıldır Marsilya’da ikamet ediyorum. Cezayir ve Fransız vatandaşıyım. Aslım Cezayirli. 21.03.2011 tarihinde Suriye’ye giriş yaptım. Önce Türkiye’ye geldim. Antakya Yayladağı’ndaki kampta Suriyeliler ile tanıştım. Hangi kamp olduğunu bilmiyorum ama Yayladağı’nda idi. Bu kampta 2 gün kaldım sonra karayolu ile, yürüyerek Suriye’ye geçtim. Yaklaşık 15 kişiden oluşmuş bir grupla birlikte geçtim.
Ö.Ö: Kimlerdi bu kişiler, isimlerini biliyor musun?
Khedoud: Ben birlikte kaldığım bazı kişilerin isimlerini biliyorum. Başka cemaatlerle ilişkim yoktu. Suriye’ye çıkmadan 2 gün önce yaklaşık 9 kişiden oluşan bir bölük bize yetişti. O kişilerin kim olduğunu bilmiyorum. Sadece toplandık. Birlikte sınırı geçtik.
Ö.Ö: Sınırı geçirenler, Suriyeli miydi yoksa Türk müydü?
Khedoud: Hepsi Suriyeliydi. Türk yoktu, Türkçe konuşmuyorlardı.
Ö.Ö: Peki hangi örgüt ilişkisinde geldin Suriye’ye.
Khedoud: Ben katıldığım grubun El kaide örgütü olduğunu bilmiyordum, ta ki hapishaneye düşene kadar. Bunu yeni öğrendim.

TÜRKİYE'DE TAKTİK EĞİTİM ALDIK
Ö.Ö: Peki Fransa’da mı ilişkiye geçtin onlarla.
Khedoud: Ben Fransa’da İslam adına üzülüyordum. Tanrının yolunda her şeyi beraber yaptığımız insanlar vardı. Ben Fransa’da iken bu davet geldi bana. Suriye’de olanlar daha önce Cezayir’de de olmuştu. Bende kendi kendime yediremiyordum. Benin bunu yapacağım, cihatçı olacağım aklıma gelmezdi ama ben Suriyelileri Cezayirlilerin kardeşi gibi görüyordum. Aralarında bir ayırım yoktu. Tam olarak ben Suriyelileri savunmaya gelmiştim. Ben düşünmemiştim, burada cihat için savaş açtıklarını. Ben televizyonlarda gördüklerimden etkilenerek buraya Suriyelileri savunmaya gelmiştim.
Ö.Ö: Suriye kimle savaşıyordu ki halkı savunmaya geldiniz? Suriye rejimine karşı mı savaşmaya geldiniz?
Khedoud: Önce ben şunu gördüm televizyonlarda, Şebbihalar Sünnileri öldürüyordu. Ben bunları dinledikten sonra tanrı uğruna cihat etmek için gelmiştim. Mazlum Suriyelileri kurtarmak için gelmiştim. Suriyeliler olmasa bile ben bu zulmün karşısında durmaya gelmiştim. Burada islamı devlet kurmak için geldim. Hak yolunda her zalimin karşısında durmalıydım diye düşündüm. Ben Suriye’ye geldiğimde 15 güne yakın cemaatle kadım.
Ö.Ö: Hangi cemaatle kaldın?
Khedoud: Vallahi adını bilmiyorum. Haffe bölgesinde kaldım. Sünnilerin askerler ve Şebbihalar tarafından öldürüldüğünü zannediyordum. Yayladağı’nın sol tarafında kalan kampta kaldım. Arkasında dağlar vardı. Girişinde bir tek nöbetçi vardı ama Türk polisi yoktu. BENİ Suriyeli olarak tanıttılar, çünkü Cezayirlilerin kampa girmesi yasaktı.
Ö.Ö: Peki kampta silah var mıydı?
Khedoud: Yoktu, Türkiye silah bulundurmayı yasakladı dediler. 12 yıl hapis cezası var dediler. Ama av tüfeklerine benzer tüfeklere izin veriliyordu. O silahlarla dağa gidip eğitim alıyorduk. O dağın tepelerine çıkıp Suriye’yi izliyorduk. Türk köyleri vardı yakınlarda. Koşu yapıyorduk, taktik eğitim alıyorduk. Suriye sınırını geçtikten sonra silah verdiler. Hepimiz silahlandık. Eğitim verenler Arapça konuşuyorlardı bazen de ‘Fusha’ Arapça konuşuyorlardı.

DAĞLARDA SAKLANDIK
Ö.Ö: Suriye’ye nereden geçtin?
Khedoud: Naşrin köyünden. Ben adını böyle biliyorum. Buraya kadar arabayla geldik. 5-6 km sonra arabalardan inip yürüyerek sınırı geçtik. Sınırı geçer geçmez Abu Ahmed isimli birisi bize silahları verdi. Bizlerden sorumlu olan kişiydi. Ancak grubun bayrağı yoktu, adını bilmiyorum. Yalnızca kendilerine Selefiler diyorlardı. Birlikte namaz kılardık. 15 kişi kadardık. Ağır silahlarda vardı. İki kişi tarafından taşınıyordu. Haffe bölgesine sızdık. Benden başka yabancı yoktu, hepsi Suriyeliydi. Abu Ahmet Özgür Suriye Ordusu ile telefonla sürekli haberleşiyordu.
Ö.Ö: Nereye gittiniz oradan.
Khedoud: Boş bir eve gittik. Bu evde bir hafta kaldık. Sonrasında aynı köydeki bir caminin içine geçtik. Orada da birkaç gün kaldık. Burada daha kaldık. Her gün Suriye ordusuna ait uçak uçuyordu, biz kaçıp dağlara saklanıyorduk. Sonra silahlı bir şekilde başka bir köye geçtik. Yanımıza değişik gruplar gelip gidiyordu.
Ö.Ö: Hiç saldırı eylemi yapmadınız mı, hep böyle dolaştınız mı?
Khedoud: Bu grupta geçirdiğim 15 günden sonra benim vicdanım rahatsız olmaya başladı. Normal olmayan şeyleri görmeye başladım. Benim evlerde bırakıp, başka yerlere gidip gelmeye başladılar. Akşam çıkıp sabah geliyorlardı beni evde yalnız bırakıyorlardı. Ben bu durumda benim bu insanlar arasında yerim yok diye düşündüm ve silahı geri verip dönme kararı aldım. Bu 15 günlük sürede ne asker gördüm nede Şebbihaları gördüm. Sadece Özgür Suriye Ordusunun silahlı hareketlerini gördüm. Dönmek için yola çıktığımda beni yakaladılar. Halep yolunda yakalandım. Ben ne orada işlenen cinayetleri gördüm, ne çocukların öldürüldüğünü gördüm nede kadınlara tecavüz edildiğini gördüm.

TELEVİZYONDA İZLEDİĞİM CİHADI HİÇBİR YERDE GÖRMEDİM
Ö.Ö: Cihat yapmadan vazgeçtin yani.
Khedoud: 15 günden sonra vazgeçtim. Benim buraya geliş sebebimle ilişkili hiç bir şey görmedim. Benim düşündüğüm gibi bir şey olmadı. Televizyonlarda izlediğim cihadı hiçbir zaman görmedim.
Ö.Ö: Suriye ordusu ve halkı değişik din ve mezheplerden oluşuyor. Neden Sünnileri katletsin? Kendi halkını nasıl katletsin?
Khedoud: Söylediğim gibi Cezire televizyonundan izliyordum ben olanları. Çok acı çekiyordum.
Ö.Ö: Peki boğaz keserek insanları katledenleri hiç görmedin mi, duymadın mı? Alevi kadınların, çocukların, askerlerin boğazını kestiklerini gittiğin yerlerde hiç görmedin mi?
Khedoud: Yok görmedim. Vallahi görmedim. Ben bunları benim bölükte görseydim, ben onların hepsini öldürürdüm.
Ö.Ö: Geldiğin için pişman mısın?
Khedoud: Ben burada cihat edilecek bir şey görmedim. Maalesef ben dinimi burada kullanamadım. Suriye’nin yangınını söndürecek bir araç olamadım. Suriye devleti, İsrail’in Filistinlilere yaptığı gibi yapsaydı, ben yine buraya cihada gelirdim.
Ö.Ö: Suriye’de öldürülenler Müslüman değil mi, Suriye askeri Müslüman değil mi, kafası kesilen Aleviler Müslüman değil mi?
Khedoud: Hepsi Müslüman. Bu cinayetleri işleyenler Müslüman değildir. Ölen çocukların hepsi Müslüman. Ben terörist değilim, mücahidim.
Ö.Ö: Ben Filistin’e gittim, Filistin halkının yanında tavır aldım. Sen neden Filistin’e gitmedin de Suriye’ye cihat etmeye geldin?
Khedoud: Her şeyin zamanı var. Filistin’de cihad her Müslümana açık değildir. Zakkavi ve Ladin neden Afganistan’a gittiler de Filistin’e gitmediler? Her şeyi ben zamanında yapmayı isterim.

Ö.Ö: Kendin gibi Suriye’ye Avrupa’dan ve başka ülkelerden cihada gelecek olanlara söylemek istediğin bir şeyler var mı, bir mesaj vermek ister misin?
Khedoud: Ben söylemek isterim ki, cihada gelmeyi düşünenler, akıllı dini iyi öğrensinler. Eski Müslümanların nasıl cihada gittiklerini, hak yoluna gittiklerini öğrensinler. Ben bu gün yapılanı cihat olarak kastetmiyorum. Ama zulmün olduğu yerde, cihat yapmak lazım. Suriye’ye İsrail saldırsa ben Suriye’nin yanında savaşmaya hazırım. Çünkü burası Müslüman topraklarıdır ve halkın çoğu Müslümandır. Ben cihada davet etmem, sadece islama davet ederim.
Devam edecek...
Ömer Ödemiş
http://www.odatv.com/n.php?n=suriye-cezaevinde-cihatcilarla-roportaj-0605141200


















