ABD'nin Türkiye'yi kontrol stratejisi
Sovyet tehdidi karşısında başta
ABD olmak üzere Batı ile ittifak arayışı Türkiye içinde de önemli siyasi
değişimlere yol açtı. CHP kendi içinde yaptığı tasfiyelerle devrimci, köktenci
anlayışı tasfiyeye yönelerek, liberal ve anti-komünist kişilere yöneldi.
Türkiye, ABD Kongresi’ndeki gelişmeleri çok yakından takip ediyordu. Ancak, ABD
de, Türkiye’yi takip ediyordu. İnönü, “Milli bir şey yapamıyoruz. O kadar çok
danışman var ki. Ben daha bir şeyi konuşup harekete geçirmeden danışmanlar o
konuyu Amerika’ya bildiriyorlar” diye dert yanıyordu. 1950-1960 döneminde sol
eğilimli olduğu zannedilen kişiler yoğun bir şekilde izleniyor, gözaltına
alınıyordu. İngilizler, 6-7 Eylül olaylarının tahrik edilmesinde ve 1955’den
itibaren Kıbrıs’ta Rumlarla Türklerin karşı karşıya getirilmesinde geri planda
idi. 27 Mayıs 1960 devriminin arkasında Türkiye’nin kontrolünü İkinci Dünya
Savaşı’ndan sonra ABD’ye kaptıran İngiltere’nin geri almak isteği vardı. 1960
Anayasası’nın getirdiği kısmi özgürlük ortamında İşçi Partisi’nin kurulması,
grev hakkı olmasa da işçi sendikalarının kurulması, CHP’nin kendisini ortanın
solu olarak tanımlaması, işçi ve öğrenci hareketlerinin başlaması ile sol
canlandı. Bu yıllarda Çin ve Sovyetler arasındaki ideolojik ayrılık ile
birlikte Halk Savunma Teorisi’nin ortaya çıkışı, Küba devrimi ve Bolivya’da Che
Guevara’nın öldürülmesi, ulusal sol anlayışının doğması solu daha heyecanlı
hale getirdi. 1960’lardan itibaren Adalet Partisi’nin solun legal hareketlerini
getirdiği yasaklar, solu yeni arayışlara ve illegal yapılanmalara itti. Sol
örgütlerin silahlı propaganda amacı ile ortaya çıkışı bu tür yasaklara bir
tepki idi.
Sol örgütler dışarıdan hiç destek
almazken, ABD’nin güdümünde Adalet Partisi iktidarı 1-2 yıl içinde başta THKO
ve THKP-C olmak üzere sol örgütlerin tüm önder kadrosunu acımasız bir şekilde
yok etti. Batı yanlısı dış politika ittifakına karşı muhalefet, başlangıçta
günün modasına uygun bütün solun birleşmesi için gerekli ideolojiyi (Marksizm)
Paris, Londra ve New York gibi merkezlerden aldı. Bu ideoloji ABD’ye, NATO’ya,
kapitalist ekonomiye ve Sovyetlerin sahip olduklarının haricinde askeri üslere
karşıydı. Marksizm, Türk entelektüellerin arasında ve üniversitelerde çeşitli
formlarda yayılmaya başladı ve müteakiben sendikalara ulaştı. 1970’lere
gelindiğinde kapitalist sistem yeni bir değişim sürecindedir. Dünya Bankası
yeni borç vermek yerine eski borçları toplamaya başlamıştır. Bu borçları
ödemeye zorlanan ülkelere “ihraç ekonomisi” dayatması yapılmaktadır. Türkiye’de
bir yandan toplumsal muhalefetin bastırılması ihtiyacı diğer yandan ekonomide
ithal ikamesinde ısrar edildiği için 12 Mart 1971 darbesi oldu. İthal ikameci
politikalarda direnen Demirel, Batı nezdinde tüm itibar ve güvenirliğini
yitirmişti. Bu dönemde sol örgütlerin pek çoğuna sızan MİT elemanı Mahir
Kaynak’a göre solun ideolojik kalesi olan Fikir Kulüpleri bile İngilizlerin
yönettiği bir hareketti. Kaynak, 12 Mart darbesinin arkasında da Avrupa-ABD rekabeti
olduğunu ama MİT dâhil Türkiye’deki yönetimlerin tek felsefesinin Rusların
Türkiye’yi ele geçirmesini engellemek olduğunu söylemektedir. Soğuk Savaş
boyunca MİT, sol örgütler içinde hep Rusları aramış ama bulamamıştı.
1971-1983 yılları arasında Türkiye
daha ziyade iç savaş düzeyine yakın terör, değişen iktidar koalisyonlarının
ortaya çıkardığı siyasi istikrarsızlıklar ve ekonomik sorunlarla uğraşırken
bunları aşmak için iki kısa süreli askeri darbe gerekti. Yeni dönemde sol
silahlı gerilla faaliyetleri ile sonuç alamayacağını anlayınca, 1974-1975’den
itibaren halk hareketlerine yöneldi. Ancak yaşanan önderlik çekişmeleri,
umutsuzluk ve yılgınlık sonucu kısa yoldan sonuç almak isteyen yeni örgütlerin
ortaya çıkmasına neden oldu. 1974’deki Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası başlayan
ABD ambargosu ve NATO ile sorunlar sol kitlesel hareketlerine ivme verdi ve
sağ-sol çatışması süratlendi. Eğitimsiz ve tecrübesiz gençlerin kurduğu küçük
sol örgütler tüm Türkiye’ye yayıldı ve ajite edilmeleri ile çatışmalar sürekli
hale geldi. Çeşitli öğrenci dernekleri kurulurken, öğrenci yurtlarını ele
geçirme, kendinden olmayanları yurtlara almama şeklinde başlayan öğrenci
olayları zamanla planlı ve silahlı eylemlere dönüştü.
Demirel’i iktidara getiren ve
destekleyen Amerikan yönetimi için koşullar 12 Mart 1971 öncesi değişmiş, yeni
politikalar dayatılmıştı. Demirel aynı akıbete bir kez daha 12 Eylül darbesi
ile uğrayacaktı. Amerika’nın istediği model 24 Ocak 1980 kararları ile gelecek
ama uygulaması için Turgut Özal beklenecekti. Demirel o dönemde Amerika ile
olan pazarlıkları şu sözlerle anlatıyor; “..Amerika kendine bağlı ve dediğini
yapan hükümet ister Türkiye’de. Kıbrıs’ta Maraş’ı Ecevit açtı. Şimdi beni
istemiyor ya, Ecevit’i de istemez. Döviz sorununun altında Kıbrıs var. Ben
nasıl çözeyim Kıbrıs sorununu. Yunanistan’ın arkasında Amerika var ve benim
gırtlağımı sıkıyor.. Her şey Amerika’nın elinde, fena yakaladılar bu kez.
Karşısına koyacağım bir şey yok. IMF heyetine bunlara para vermeyin yoksa
gitmezler diyor. Elimizdeki tütünü, buğdayı satamıyoruz. Her yerde karşımıza
engel çıkıyor. Amerika, belki de CIA.her yerde kolu, mekanizma işliyor...” 1980
askeri müdahalesi ile sağ korunurken sol gene acımasız şekilde yok edildi ve
onlardan bugüne DHKP-C kaldı. Sol yok edildikten sonra ABD tarafından Ortadoğu
ve İslamcılar ile ilgili yeni planlar hazırlanıyordu. Bu dönemde PKK’nın ortaya
çıkması ile yeni bir oyun başlıyordu. Bu dönem içerisinde özellikle sağ ve sol
ideolojik boyutları ile şekillenen terör olayları, 1980’li yıllar ile birlikte
bir yandan bölücü terör, diğer yandan irticai akımların yükselmesi ile birlikte
değişik bir boyut kazanmıştır.
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı
sonrası başlattığı ayaklanma stratejileri dâhilinde Rockfeller grubu daha 1956
yılında şu ek önermeyi yapmakta idi; “ABD’nin çıkarlarına uygun düşmeyen
herhangi bir durumu düzeltmek için dünyanın neresinden olursa olsun derhal
müdahale edebilecek özel yeteneklere sahip özel askeri birlikler kurulmalıdır.
Bu özel askeri birlikler gayet hareketli olmalı ve çeşitli yerle harpleri
başarıyla sona erdirecek yetenekte olmaları gerekir.” Bu özel askeri birlikler
daha sonra birçok ülkede yürütülen savaşlarda Amerikan özel kuvvetlerinin
çekirdeğini oluşturdular. 1955 yılından itibaren ABD’nin Türkiye’nin iç
işlerine karıştığı iddiaları gündeme oturmaya başlamıştır. ABD, ihraç ettiği
artıkları ile bağımlı bir sanayi stratejisini hayata geçirmekte ve bunun
üzerine kendi ideolojik-kültürel değerleriyle yönetim kademeleri başta olmak
üzere toplumsal yapıyı ithal ideolojik-kültürel değer yargıları ile donatmakta
idi. ABD politikalarına ters düşenler ise “dolaylı saldırı” stratejisi ile
hedef alınmaktaydı. Toplumsal muhalefetin bastırılması için “ayaklanmaları
önleme stratejisi” yanında, bu tür muhalefetin bir gün kullanılması için de
özel savaş ve terör stratejileri de kullanılmaktaydı. Türkiye’de 1970’li
yıllarda uygulanan ve kontrgerilla faaliyetleri ile olarak adlandırılan
gelişmeler bu stratejilerin karışımı idi.
1960’lı yıllardan itibaren
Komünizmle Mücadele Dernekleri ile başlatılan kutuplaşma, sağ-sol olaylarının
arkasındaki sivil örgütlenmeler ile gerekli ortam hazırlandı. Kanlı Pazar 12
Mart darbesini öncelemişti. 1 Mayıs ve Maraş Katliamları ise 12 Eylül’ün
habercisi oldular. İtalya’da olduğu gibi Türkiye’de de 12 Eylül öncesinde
sağ-sol çatışması örtüsü altında bir ‘gerilim stratejisi’ uygulandı. Bu
strateji içinde halk barış ve huzuru ararken nihayetinde bir askeri darbe için
gerekli koşullar oluştu. Ortaya çıkan kaosa alternatif olarak, gerektiğinde
demokrasi kurallarının dışına çıkabilecek ‘güçlü devlet’ sunuluyordu.
Türkiye’nin çevresine şekil vermek isteyen ABD her dönem, temelde
istikrasızlığın, çatışmaların, darbelerin, hükümet değişikliklerinin kaynağı
oldu. Ortadoğu ve Türkiye’de istikrar demek ABD çıkarlarının güvende olması
demekti. Türkiye’yi nüfuz alanı içine sokabilmek için Türkiye’de İslamcı,
gerici, Cumhuriyet düşmanı akımlar ve etnik bölücülüğü teşvik ve tahrik edici
kurgular sağlandı. Artık Türkiye için iç güvenlik meseleleri yeni ve dış
kaynaklı bir görünüm kazanmaya başladı.
Soğuk Savaş sonrası ABD ve AB
tarafından Türkiye’ye verdiği rol; Batı çıkarlarına hizmet edecek şekilde
kontrol edilmesini ve yönlendirilmesini sağlayacak Batılı siyasi mekanizmalara
entegre edilmiş; Batının rahatlıkla nüfuz edebileceği şeffaf yapı, sivil toplum
örgütleri ve süreçleri barındıran; etnik grupların ve azınlıkların
self-determinasyon dahil haklarının azamisini kullanabildiği mozaik bir toplum
yapısı ile ulus-devlet yapısı zayıflatılmış; egemenlik vasıtaları ipotek altına
alınarak güç politikaları uygulayamaz ve ulusal çıkarlarını koruyamaz hale
gelmiş post-modern bir ülke olmaktır. Bunun Batılı ülkeler tarafından ifade
ediliş şekli ise demokratik, liberal, insan haklarına saygılı, serbest ticaret
ve pazarın (Kopenhag kriterlerinin) esas olduğu bir ülkedir. Öte yandan,
Türkiye’de medyanın etkisini arttırması; bir yandan ABD’ye yönelik şüphelerin
daha sesli ifade edilmesi imkânını sağlarken, diğer yandan bir takım basının
gittikçe arkasında ABD ve Batı varlığı daha da belirgin hale gelmeye başladı.
Amerikalılara göre; “Birkaç önemli kişi Amerika’yı küçük ülkeleri perde
arkasından yönetmeye çalışmakla suçlayan “komplo teorileri” dile getirmekti”
idi. Başta ABD olmak üzere büyük güçlerin Türkiye içerisinde ve dışında güvenlik
ortamını kendi politikalarını çerçevesinde şekillendirirken, Türkiye’nin gücünü
her zaman kontrol edilebilir ve söz geçirebilir bir düzeyde tutmak
istiyorlardı.
Türkiye gibi siyasi homojenliğini
ve ekonomik gelişmesini tamamlamadan dışa açılan, ulusal devlet yapısı geçirgen
ve hassas, ulusal güç unsurları sürekli dezenformasyona uğratılmaya çalışılan,
örtülü faaliyetler ve propaganda ile güvenliği ve bütünlüğü istikrarsızlık
unsuru haline getirilen devletlerin uluslararası alandaki güvenlik rolü, halklarını
saldırı ve iç savaşlar karşısında sosyal ve fiziksel olarak koruma ve ulusal
kimliği muhafaza ile sınırlı kalmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti tarihi beş siyasi
döneme ayrılabilir; (1) Cumhuriyetin ilanı ile başlayıp 1950’lere kadar devam
eden Türkiye’nin bağlantısız duruşu ve laik duruşun tavizsiz bir şekilde
korunması. (2) 1950’lerde başlayan ana ekseninde ABD-Türkiye ittifakının olduğu
Soğuk Savaş dönemi; bu dönemde sağ-sol çatışması zirve yaparken, İslamcılık ve
bölücülüğün uyanışı. (3) 12 Eylül 1980 darbesi ile dinci akımların önünün
açılması, Komünizme karşı ‘İslam Kalkanı’ hazırlanması. (4) Soğuk Savaş sonrası
Türkiye’nin AB üyelik sürecinde yaptığı reformlar ile ulus-devlet dokusu ve
güvenlik kurgusunun bozulması. (5) 2000’li yıllarla birlikte ABD menşeli ılımlı
İslam projesinin Gülen hareketi ve AKP hükümeti ile Türkiye’de hayata
geçirilmesi.
Türkiye’de neo-liberal iktisadi
politikaların uygulanması "24 Ocak 1980 Kararları" ile başlamış ancak
bunun için gereken ortam 12 Eylül 1980 darbesi ile sağlanmıştır. Türkiye
benzeri pek çok ülkede (Şili, Arjantin, Pakistan, Brezilya, Uruguay vd.) bu
dönemde darbeler olmuş ve bu ülkeler, 1990 sonrasında "Washington
Konsensüsü" olarak adlandırılan "piyasa köktenci" politikalar
uygulanmaya zorlanmışlardır. Çok direnenler Türkiye 2001 örneğinde olduğu gibi
"piyasalar" tarafından cezalandırılmıştır. Bu cezalandırılma
sonrasında bu ülkelerin ulusal pazarları ve kamuya ait tekelleri büyük ölçüde
yabancı sermaye ve onların taşeronu yerli büyük sermaye arasında
paylaşılmıştır. 2001 krizi Türkiye tarihinin en geniş kapsamlı sermaye
transferlerine sahne olmuştur. Bir yandan kamu sermayesi ve iktisadi alanı
yerli/yabancı sermayeye devredilirken, diğer yandan 1980 sonrası izlenen
iktisadi politikaların sonucunda yozlaştırılan bürokrasi ile yerli özel
sermayenin bir bölümü yine bu gruplar arasında paylaştırılmıştır. AB projesi
yine Türkiye özelinde öncelikle bu paylaşımın hızlandırılması ve tamamlanması
sürecidir. Bu süreç siyasal ve iktisadi egemenliğin "Laik
Kemalist/Ulusalcı" güçlerden, "post-İslamist" olarak tanımladığı
AKP aracılığıyla dolaylı olarak kendilerine geçmesi sürecidir.
1990-2001 arası Türkiye’de
politikacılar ile sermayenin kirli ilişkiler içine girmesi, sistemi bir
meşruiyet ve işlerlik krizine sokmuştu. Diğer yandan AB süreci ile birlikte,
Türkiye’de sermaye ve medya tekelini elinde tutanların işe aldığı İkinci
Cumhuriyetçi post-modernler ülke içinde manipülasyoncu yeni bir kadro
oluşturmaya başladı. AB tarafından istenilen Yarı Çevre konumunu ve ABD
tarafından empoze edilen "client state (tüketici toplumu devleti)"
görevini üstlenen bu kadro; ülkenin laik düzenini kökünden değiştirmek isteyen
İslamcı proje ile birlikte işbirliği yapmaya başladı. 1995 yılında başlayan
Fethullahçı kesimin iktidarı ele geçirme mücadelesi, 2002 yılında AKP’nin
iktidara gelmesi ile yeni bir safhaya girdi. AKP’nin iktidara getirilmesi, hem
ulusal pazarın nihai paylaşımının tamamlanması, hem de ABD’nin Ortadoğu‘da
girişeceği yeni maceralara ses çıkarmayacak bir tüketici toplumun oluşturulması
yönünde atılmış bir adım oldu. Türkiye, ABD ve AB hegemonya kurgusu içinde
içerden ve dışarıdan ağ stratejisi ile Ilımlı İslam devleti modeline
dönüştürülme sürecine sokuldu. Bu süreç Türkiye’nin gündemini kısırlaştırıldı,
AB süreci ve reformları ülkenin güvenlik parametrelerinin aşınmasında
hızlandırıcı bir kurgu sağladı.
ABD ve AB’nin kurguladığı ülke
içi medya-sermaye tekeli, üniversiteler, sivil toplum örgütleri içine yuvalanan
post-modern bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı AB reformlarına
devam baskısı altında ülke içi birlik, ulusal değerler ve güvenlik
parametrelerinin çözülmesi işlevini yerine getirirken, irtica ve bölücülük de
AB süreci ile siyasallaşarak amaçlarına ulaşma yönünde önemli mesafe
kaydetmişlerdir. Türkiye’ye AB üyelik sürecinin verilmesi ile başlatılan süreç
içinde söz konusu ağ vasıtası ile iktidar partisinin tahakkümü dışındaki
devleti kurumları etkisiz ve inisiyatif kullanamaz hale getirilmiştir. Siyasi
partilerden sivil toplum örgütlerine kadar her konuda Türkiye’nin iç işlerine
karışmakta sakınca görmeyen ABD’nin Ankara Büyükelçileri son on yılda Türk hükümetlerine
akıl vermenin ötesine geçmiştir. 2003 yılından beri AKP iktidarı; Irak’ın
kuzeyinde Kürt bölgesi oluşumuna göz yumma ve iyi geçinme, demokratik açılım,
Suriye’de karışıklık çıkarma, İran ile iyi ilişkilere son verme ve füze
kalkanının Türk topraklarına göz yumma gibi ülke çıkarlarına taban tabana zıt
olan konularda ABD çıkarlarına hizmet etmek için ikna edilmiş, Türk kamuoyu ve
aydınları üzerinde gündemi karartma, uyutma ve susturma amacıyla psikolojik
operasyonlar ve Ergenekon benzeri komplolar düzenlemiştir. Türkiye; ABD, AB,
Irak'ın kuzeyi, PKK ve iç siyaset olmak üzere beş yönden kuşatma altına
alınmıştır.
Yarın Türkiye’yi Dönüştürme
Projesi ve AKP.
Doç.Dr.Sait Yılmaz
@DocDrSaitYilmaz

0 comments
Write Down Your Responses